Milletvekili maaşına zam isyan ettirdi: ‘Milletin sırtından inin!’

Milletvekili maaşına zam isyan ettirdi: ‘Milletin sırtından inin!’

Milletvekillerine aylık 700 lira maaş zammına yargı yolu göründü…

Yusuf Yavuz

Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı Mustafa Göktaş, Milletvekillerinin 2015 maaş zamlarına tepki göstererek, “bu adaletsizliğe artık bir son verin” çağrısında bulundu. Konuyla ilgili açıklama yapan Göktaş, “Eğer bu adaletsiz ve hakkaniyetsiz zamları vekillere verirlerse, bu işin takipçisi olacağız, iptali için gereken davaları açacağız” dedi.

ÇETKODER BAŞKANI GÖKTAŞ: ‘GEL DE İSYAN ETME!’

Çevre ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı Mustafa Göktaş, Meclis’e sunulan bütçe yasa tasarısıyla milletvekillerinin emekli aylığı ve maaşlarında 2015 yılında yapılacak artışların netleştiğini belirterek, Milletvekillerinin emekli aylıkları yüzde 9.5, maaşları da yüzde 7 oranında artacağını kaydetti. Emekli aylığı almakta iken çalışmaya devam eden milletvekilinin eline geçecek aylık paranın bin 700 lira artarak 23 bin 200 lira olacağını dile getiren Göktaş,halen görevdeki 536 milletvekilinden yaklaşık 400’ünün, aynı zamanda emekli aylığı da aldığını, yüzü aşkın milletvekilinin ise yaşları tutmadığı veya toplam çalışma süreleri 25 yılı bulmadığı için sadece normal maaş aldığını belirterek, “Bu gruba giren milletvekillerinin de maaşlarının ocak ayında bin lira artacağını öğrenmiş bulunduk. Gel de bu durum karşısında isyan etme! Eğer bu adaletsiz ve hakkaniyetsiz zamları vekillere verirlerse, bu işin takipçisi olacağız, iptali için gereken davaları açacağız” diye konuştu.

‘İNSAN ALLAH’TAN KORKAR, KULDAN UTANIR. MİLLETİN SIRTINDAN İNİN’

Esnafından işçisine, emeklisinden asgari ücretliye ülkede yaşayan herkesin durumunun belli olduğunu dile getiren Göktaş, “bu durumlar ortada iken, siz kalkıyorsunuz, milletvekili maaşlarına zam yapıyorsunuz. Bu nasıl bir adaletsizlik ve hakkaniyetsizliktir. İnsan Allah’tan korkar, kulundan utanır. Bunlarda utanma, duygusu da kalmamış, Allah’tan korkma denen haslet de kalmamış. İşçi memur geçim sıkıntısı çekerken, emekli açlıkla ve yoklukla mücadele ederken, kendi maaşlarında böyle artışlar yapmanın hangi vicdan ve merhamet duygusu ile bağdaştığını sormak istiyorum. Bunun neresinde adalet ve hakkaniyet, eşitlik ölçüsü var? Kendi çıkarları söz konusu oldu mu mecliste grubu olan her parti, bir anda el ele veriyorlar. Memleketin, milletin çıkarı söz konusu oldu mu, bunlardan kırk çeşit türkü dinliyoruz. Kimi Ali Avaz’dan söylüyor, Kimi Ankaralı Turgut’tan, kimi Kahtalı Mıçı’dan söylüyor (!) Şu halimem yanaktan iliman dudaktan anlayışından vazgeçin, bizlere de kulak verin! Her biri birer tüketici olan emekliyi ve çalışan kesimin durumunu da düşünün. Yeter artık ya! Nedir bu adaletsizlik ve hakkaniyetsizlik, Milletin sırtından inin” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

20.10.2014

© tüm hakları saklıdır

Üniversite’ye AVM tepkisi!

Üniversite’ye AVM tepkisi!

SDÜ rektörlüğünün AVM ve apart kurma girişimine iş dünyasından ‘ticaretle değil, bilimle gündeme gelin’ tepkisi geldi…

Yusuf Yavuz

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Rektörlüğünün, üniversitenin Doğu Yerleşkesi’ne içinde yurt ve sosyal tesislerin de yer aldığı AVM yapma projesi kentte tartışma yarattı. 70 bin civarındaki öğrenci sayısıyla Isparta’nın ekonomik yaşamına büyük katkısı olan üniversite bünyesinde ticari alan oluşturulmak istenmesine kent esnafından tepki gelirken, Isparta Belediye Meclisi rektörlüğün imar değişikliği talebini reddetti. Isparta Ticaret ve Sanayi Odası ise girişime tepki göstererek, “üniversitemizin dünya ve ülke genelinde geçerliliği olan ve bilimsel proje çalışmalarıyla ismini duyuran bir eğitim kurumu olması gerektiğini düşünmekteyiz. Üniversitenin ticari kaygılar taşıyan faaliyetlerle gündeme gelmesi üzücüdür” açıklamasında bulundu.

SDÜ, EĞİTİM ALANINI TİCARİ ALANA DÖNÜŞTÜRMEK İSTİYOR

SDÜ Rektörlüğünce 2013 yılında özel bir firmaya hazırlatılan projeye göre, üniversitenin Doğu Yerleşkesi bölümünde içerisinde bin yatak kapasiteli öğrenci yurdu, sosyal tesisler ve bir de AVM barındıran ‘yaşam merkezi’, yaklaşık 50 bin metrekarelik alanı kapsıyor. Ancak AVM kurulmak istenen alanın ‘eğitim alanı’ olarak kamulaştırılması nedeniyle imar planlarında değişiklik yapılması gündeme geldi. SDÜ Rektörlüğü, öğrenci sayısının arttığını gerekçe göstererek Isparta Belediyesi’nden Tıp Fakültesi’ne bitişik arazinin imar durumunu ‘eğitim alanı’ndan, ‘sosyal tesis ve yurt alanı’na dönüştürülmesini talep etti.

BELEDİYE MECLİSİ SDÜ’NÜN TALEBİNİ REDDETTİ

SDÜ Rektörlüğü’nün bu talebini, aynı alandaki 5 katlı otopark talebiyle birlikte değerlendiren Isparta Belediye Meclisi, uygun bulmadığı projeyi oy çokluğu ile reddetti. İmar Komisyonu’nun konuyla ilgili hazırladığı raporda, üniversite alanı içerisinde YURTKUR’a ayrılmış bir yurt alanı bulunduğunun altı çizilerek, imar değişikliği talep edilen alanın kamulaştırma amacı ve ayrılan fonksiyonu dışına çıkacağından, konunun üniversite yerleşkesinin vaziyet planı ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Komisyonca uygun bulunmayan rektörlüğün talebinin, MHP ve AKP’li meclis üyelerince oy çokluğu ile reddedilmesi dikkat çekti.

ITSO: ‘PROJE ŞEHİR İLE ÜNİVERSİTE ARASINDAKİ KÖPRÜYÜ KALDIRACAK’

Öte yandan Isparta Ticaret ve Sanayi Odası (ITSO) Meclisi de SDÜ rektörlüğünün girişimine yönelik sert bir açıklama yaparak tartışmaya müdahil oldu. SDÜ rektörlüğünün, eğitim alanı üzerinde yaklaşık 50 bin metrekarelik ticari amaçlı apart ve alışveriş merkezi projesi için verdiği mücadelenin yakından izlendiği kaydedilen ITSO Meclisi’nin açıklamasında, “ilgili meslek komitelerimiz, meclis üyelerimiz ve yönetim kurulumuz şehir ile üniversite arasındaki köprüyü ortadan kaldıracak, öğrenciyi ticari gereklilikler için üniversite içerisinde tutacak bu projeye karşıdır. Bu net duruşumuz, projenin gündeme düştüğü günden bu yana aynıdır” görüşüne yer verildi.

‘ÜNİVERSİTEMİZ TİCARİ DEĞİL, BİLİMSEL PROJELERLE GÜNDEME GELMELİ’

Isparta Belediyesi Encümeninin, proje karşı sergilediği tavrın kent adına memnuniyet verici olduğunun altı çizilen ITSO açıklamasında, ayrıca şu görüşlere yer verildi: “Şehir esnafını düşünerek gösterilen bu duyarlılık iş dünyası olarak bizleri de mutlu etmektedir. Bizler de bu doğrultuda, üniversitemizin dünya ve ülke genelinde geçerliliği olan ve bilimsel proje çalışmalarıyla ismini duyuran bir eğitim kurumu olması gerektiğini düşünmekteyiz. Üniversitenin ticari kaygılar taşıyan faaliyetlerle gündeme gelmesi üzücüdür. SDÜ yönetiminin, böyle önemli bir projeyi oldu-bittiye getirmeden, konunun geniş platformlarda tartışıldıktan sonra gündeme getirmesi, ihtiyaçsa gerekçelerinin net bir şekilde ortaya konması gerekmektedir. Isparta’nın ve üniversitemizin geleceğini ilgilendiren bu konuda yapılan girişimlerin ve planlamaların şehrin yararına olacak şekilde bir kez daha değerlendirmeye alınmasını bekleriz.”

PROJE YARGIYA TAŞINDI, BELEDİYE DİRENİYOR, REKTÖR ISRAR EDİYOR

Isparta’da iki yıldır tartışma konusu olan üniversiteye AVM girişimi, belediye ile yüklenici firma arasında hukuk savaşına dönüştü. SDÜ yönetimince yıllı 69 bin lira kira bedeliyle 35 yıllığına özel bir firmaya kiralanan alanda çalışmalara başlamak isteyen yüklenici firma, Belediye Meclisi’nin onay vermemesi üzerine geçtiğimiz yıl konuyu yargıya taşıdı. Davayı gören Isparta İdare Mahkemesi, belediye encümeninin kararıyla ilgili yürütmeyi durdurdu. Ancak Isparta Belediyesi, karara itiraz ederek bir üst mahkeme olan Antalya Bölge İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Belediye’nin itirazı Antalya İdare Mahkemesi’nce de reddedilince, dava Danıştay’a taşındı. Yargı süreci devam eden AVM, yurt ve sosyal tesis girişimi Isparta’da daha uzun süre tartışılacak gibi görünürken SDÜ Rektörü Prof. Dr. Hasan İbicioğlu, projede ısrar ediyor.

19.10.2014

© tüm hakları saklıdır

Eskiçağ dilleri öksüz kaldı

Eskiçağ dilleri öksüz kaldı

75 yıllık ömrünü Anadolu’nun kültür mirasına adayan Prof. Dr. Sencer Şahin yaşamını yitirdi.

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin önemli biliminsanlarından biri olarak gösterilen Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sencer Şahin yaşamını yitirdi. Epigrafi konusunda yaptığı çalışmalarla pek çok arkeolojik keşfe ışık tutan Şahin, uzun süredir akciğer iltihabı nedeniyle Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tedavi görüyordu. 17 Ekim Cuma günü toprağa verilen Şahin’in ölümü öğrencileri arasında ve bilim çevrelerinde büyük üzüntü yarattı.

Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü kurucusu ve öğretim üyesi Prof. Dr. Sencer Şahin, tedavi gördüğü A.Ü Tıp Fakültesi Hastanesinde yaşamını yitirdi. Eski çağ dilleri konusunda yaptığı çalışmalarla Likya coğrafyasında yer alan pek çok antik yerleşimin yeniden tanımlanmasını sağlayan Şahin’in ölümü öğrencileri ve bilim çevreleri arasında büyük üzüntü yarattı. Şahin, bilim çevrelerindeki kimi hatalı uygulamalar karşısındaki eleştirel tavrıyla dikkat çekiyordu.

PROF. DR. MUSTAFA ADAK: ‘BİZE HÜMANİST RUHU MİRAS BIRAKTI’
Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Adak, uzun yıllar birlikte çalıştığı Şahin’in ölümünden büyük üzüntü duyduklarını belirterek, “O, hümanist bir ruhu savunuyordu. Bizlere de bu ruhu miras bıraktı. Öğrencilerine her zaman medeni cesaretlerini ortaya koyarak inandıklarını yapabilmelerini önerdi. Ölümünün ardından yurt içinden ve yurt dışından bizi arayan pek çok bilim insanı, Şahin’in epigrafi konusunda bir çığır açtığı noktasında birleşiyor. Öğrencileri olarak ona 800 sayfalık iki ciltten oluşan bir armağan kitabı hazırlıyorduk. Ne yazık ki bu çalışmayı göremedi, şimdi bir anı kitabı olacak. Sencer Şahin, arkasında sağlam bir ekip bıraktı. Bizler onun çalışmalarını sürdüreceğiz” diye konuştu.

ANADOLU’NUN KÜLTÜR MİRASINA ADANMIŞ BİR ÖMÜR
1939 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde doğan Şahin, 1967 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Klasik Filoloji Bölümü Yunan Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan Sokrates’in Ölümü teziyle mezun oldu. 1973 yılında Almanya/Münster Vestfalya-Wilhelm Üniversitesi, Eskiçağ Tarihi Bölümünde doktorasını tamamlayan Şahin, 1986 yılında Profesör ünvanını aldı. Almanya ve Türkiye’de çok sayıda bilimsel yayına imza atan Şahin, 1997-2007 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Bölüm Başkanlığı görevini yürüttü. Şahin, ölümüne kadar aynı bölümde doktora dersleri vermeyi sürdürüyordu. Isparta’nın Sütçüler ilçesindeki Yazılı Kanyon’da bulunan Epiktetos’a adanmış Yol Anıtı ve Antalya’nın Kaş ilçesindeki Patara Yol Anıtı başta olmak üzere çok sayıda antik mirasın üzerindeki yazıtları günümüz diline çeviren Şahin, Anadolu’nun kültür mirasına adanmış 75 yıllık bir ömrün ardından öğrencilerine çok sayıda kitap ve yüzlerce makale bıraktı.

19.10.2014

© tüm hakları saklıdır

Yerel tohumlar yok olmaktan böyle kurtarıldı!

Yerel tohumlar yok olmaktan böyle kurtarıldı!

Yusuf Yavuz

Muğla’nın Fethiye ilçesinde, kadınların başını çektiği projeyle atadan kalma yerel tohumlar yok olmaktan kurtarılıyor. Yöredeki köylerde yerel tohumla üretim yapılan tarımsal projeyi başarıyla yürüten Fethiyeli kadınlar, 25 Ekim’de satışı yasak olan tohumları üreticiler arasında takas etmeye hazırlanıyor. Türkiye’ye örnek olacak yerel tohum projesinden üretici de tüketici de oldukça memnun.

YEREL TOHUMLAR YASAKLANINCA HALK TAKASA BAŞLADI

2006 yılında çıkartılan ‘Tohum Yasası’nın ardından köy popülasyonu olarak anılan yerel tohumların satışı yasaklanarak yalnızca sertifikalı tohumların ticari olarak satışına izin verildi. Küçük çiftçilerin kendi başlarına sertifikasyon yaptırma olanağı da bulunmayınca üreticiler çareyi tohumlarını takas etmekte buldu. 2010 yılında İzmir Torbalı’da başlatılan tohum takası şenlikleri, kısa sürede ülkenin pek çok yerine yayıldı. Muğla’nın Fethiye ilçesinde bu yıl ikincisi düzenlenecek olan Fethiye Yerel Tohum Takas Şenliği 25 Ekim Cumartesi günü gerçekleştirilecek.

Dernek üyeleri Fethiye'de yerel tohum seferberliği başlattı

FETHİYELİ KADINLARIN YEREL TOHUM SEFERBERLİĞİ

Muğla’nın Fethiye ilçesinde iki yıl önce başlatılan yerel tohum seferberliği, örnek bir çalışmayla meyvelerini vermeye başladı. Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD) Fethiye Şubesi’nin öncülüğünde başlatılan projeyle, Fethiye’nin köylerinde tespit edilen üreticilerin giderek kaybolan yerel tohumlarla üretim yapmaları sağlandı. İlçedeki sivil toplum örgütler, ve meslek odalarının da desteğiyle gelişen projeye Fethiye ve Ölüdeniz belediyeleri de katkı sağlıyor. Yerel tohumlardan üretilen sebze ve meyveler, Fethiye’deki Cuma Pazarı’nda satışa sunuluyor. Fethiye Belediyesi’nin sağladığı tezgahlarda köylüler adına satış yapan Cumhuriyet Kadınları Derneği üyeleri, ilçedeki yerel tohum seferberliğini ikinci kez şenlik düzenleyerek kutluyor.

ÜRETİCİLER TOHUMLARINI TAKAS EDECEK

25 Ekim Cumartesi günü Fethiye Belediyesi Kültür Merkezin’de gerçekleştirilecek olan tohum takası şenliğine, Ege Üniversitesi Ziraat. Fak. Öğr. Üy. Prof. Dr. Tayfun Özkaya, yerel tohum konusunda çalışmaları bulunan Dr. Zerrin Çelik ve ‘Börtü Böcek’ kitabının yazarı Dr. Füsun Tezcan konuşmacı olarak katılacak. Üreticiler arasında tohum takasının da yapılacağı şenlikte ayrıca yerel sanatçı Adem Kazan’ın vereceği konser ve halk oyunları gösterileri gerçekleştirilecek.

This slideshow requires JavaScript.

DR. NALAN ÜNAL: ‘HEM EKİM HEM DE SATIŞ YAPIYORUZ’

Şenlik öncesinde sorularımızı yanıtlayan CKD Fethiye Şube Başkanı Dr. Nalan Ünal, hibrit tohumlarla tohum tekellerine bağımlı hale gelen üreticilerin ve biyolojik çeşitliliğin korunması için tohum takası etkinliklerinin oldukça önemli olduğuna işaret ederek, “biz yerel tohumlarla hem ekim yaptırıyoruz, hem satışını yapıyoruz hem de tohumların üreticiler arasında takas edilmesini sağlıyoruz. Bu şekilde çalışan tek grubuz. Sözleşme yaptığımız üreticilerin üretim aşamalarını kontrol ediyor, destek sağlıyoruz. Sonuçta üreticiye para dönüşü de sağlanıyor. Üreticiye ekonomik gelir sağlandığında yerel tohuma daha çok yönelecektir” diye konuştu.

SUNA KUMYOL: ‘ÜRETİCİLER MEMNUN, DESTEĞE İHTİYAÇ VAR’

Projenin eşgüdümünü sağlayan Suna Kumyol ise yapılan çalışmalar hakkında şu bilgileri verdi: “proje kapsamında takibini yaptığımız yerel tohumlarla üretim yapan 120 civarında üretici var. Üreticiler projeden oldukça memnunlar. Çünkü yerel tohumlarla da kazanç elde edebileceğini gören çiftçiler, bunun güvence altına alınması durumunda hibrit tohumu terk etmeye hazır. Üreticilere bilgi desteği de sağlıyoruz. Soğan, sarmısak ve Arap sabunu kullanarak ilaç kullanmadan biyolojik mücadele edilebileceğini öğrendiler. Bu konudaki en büyük eksikliğimiz tüketicilerin yeterince farkında olmayışı. Biraz daha ilgi ve desteğe ihtiyaç var.”

‘YEREL TOHUMLAR SAĞLIK AÇISINDAN ÇOK ÖNEMLİ’

Fethiye ve Seydikemer’e bağlı toplam 22 köyde sürdürülen proje kapsamında başta domates olmak üzere, salatalık, patlıcan, kavun, karpuz, fasulye ve mısır gibi ürünlerin yetiştirildiği bilgisini veren Kumyol, “bu yılın tohumlarını topladık. Şenlik kapsamında yapacağımız takasın ardından Şubat ayında üreticiler ekim yapacaklar. Hem üretimde bağımsızlığımız hem de insanımızın sağlığı açısından çok önemli olan yerel tohumlarımızın korunması konusunda hepimize büyük sorumluluk düşüyor” dedi.

ÜRETİCİ R. ÖZDEMİR: ‘HİBRİTE MAHKUM OLMAK İSTEMİYORUZ’

Proje kapsamında yerel tohumlarla üretim yapan Seydikemer Bağlıağaç köyünden Ramazan Özdemir, 15 yıldır çiftçilik yaptığını belirterek, “ben üretimde her zaman yerel tohumlarımızı kullandım. Çünkü hibrit tohum hem pahalı hem de fideydi, ilaçtı çiftçiyi belirli bir yere bağımlı kılıyor. Hibrit tohum çiftçiyi mağdur ediyor. Ben kendi ürettiğim ürünlerden iki yıl sonra ekeceğim tohumu bile şimdiden hazırladım. Yerel tohumlardan yaptığım üretimle para da kazanıyorum.Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin desteğiyle bu konuda daha da iyi gelişmeler olacağına inanıyorum. Millet yerel tohumun önemini bilmiyor. Hem sağlık hem da bağımsızlık açısından çok önemli. Ama herkes cebini düşünüyor. Oysa bu dünyanın üstü varsa bir de altı var. Gerçeği konuşalım. Ben seni bu dünyada zehirlerim ama bunun bir de altı var. Sen beni bu dünyada kandırırsın ama altında nasıl hesap vereceksin. Biz üreticimizin tohum tekellerine mahkum olmasını istemiyoruz” görüşünü dile getirdi.

Proje kapsamında yerel tohumla üretim yapan köylülere destek veriliyor

ÜRETİCİ ADEM ARSAL, ARAP SABUNUYLA ZARARLILARI YENDİ

Fethiye Nif (Arpacık) köyünden Adem Arsal da geçmişte gelirinin büyük kısmını tarım ilaçlarına ayırdığını ancak yerel tohum ekmeye başladıktan sonra bunun tersine döndüğünü söylüyor. Proje kapsamında ekim yapan üreticilerden biri olan Arsal, “bu yıl yerel tohumlardan beyaz lahana, mor domates, şeker havucu, karpuz ve bal kabağı yetiştirdim.İlaç kullanmadan doğal yöntemlerle yetiştirdiğim karpuzlardan bazıları 33 kiloya kadar ulaştı. Görenler şaşırıyor. Zararlılara karşı zehir kullanmadığım için ürünlerden tüketiciler son derece memnun. Bu yıl kiraz ağaçlarımdaki mantar ve kırmızı örümceğe karşı arap sabunu ve ayı ağacı suyundan elde ettiğim doğal karışımı kullandım. Sonuç çok iyi oldu. Komşularımın kirazlarının yaprakları sarardı, benimkiler halen yem yeşil ve sağlıklı. Kelebeğe karşı da kekik kullanıyorum. Yerel tohumlarla üretim yapmaktan oldukça memnunum” diye konuştu.

YEREL TOHUMLARIN SATIŞI NEDEN YASAK

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca hazırlanan ve 2006 yılında yürürlüğe giren Tohum Yasası, sertifikasız tohumların satışına yasaklama getirdi. Böylece köy popülasyonu olarak anılan tohumlar dolaşımdan çıktı. Yasa, “yurt içinde sadece kayıt altına alınmış tohumların satışına izi verilir” hükmünü getirdiği için atadan kalma yerel tohumları satamayan üreticiler tohumlarını takas yoluyla yaşatmaya çalışıyor. Tohum yasasının getirdiği bir başka ağır yaptırım ise üreticinin sertifikasız bir tohumdan elde edilen ürünün piyasaya sürmesi durumunda 10 bin lirayı bulan para cezalarına maruz kalması. Sahaya yayılması zaman alan ancak üreticiler açısından sert yaptırımlar içeren tohum yasası, küresel tohum devlerinin monokültür tarım uygulamalarına da yasal zeminini hazırladığı ve biyolojik çeşitliliği yok ettiği için eleştiriliyor.

18.10.2014

© tüm hakları saklıdır

Devletle millet ‘milli park’ için çatışıyor!

Devletle millet ‘milli park’ için çatışıyor!

Yusuf Yavuz

CHP Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Antalya ve Isparta’da bulunan milli parkların turizm adıyla talana açılacağını iddia etti. Akdeniz Bölgesi’ndeki milli parkların koruma oranının sessiz sedasız düşürüldüğünü öne süren Sapan’ın tartışılan açıklamalarının ardından bölgedeki milli parkların bağlı olduğu Orman ve Su İşleri Bakanlığı 6. Bölge Müdürlüğü yetkililerinden de yazılı açıklama geldi. Bölge Müdürü Adnan Yılmaztürk, Isparta ve Antalya’daki milli parklarda revizyon çalışmalarının sürdüğünü belirterek, “Revizyon çalışması esnasında korunan alan sınırlarında bir daraltma söz konusu değildir” açıklamasında bulundu.

AKDENİZ’DE KORUNAN ALAN TARTIŞMASI

Antalya, Isparta ve Burdur sınırlarında bulunan korunan alanların sayısı ve toplam yüzölçümü, pek çok Avrupa ülkesinden daha büyük. 7 milli park, 8 tabiat parkı, 5 tabiatı koruma alanı, 8 adet de yaban hayatını geliştirme sahası bulunan üç ilde ayrıca çok sayıda doğal sit alanı yer alıyor. Ancak başta turizm olmak üzere enerji ve madencilik gibi çeşitli yatırımlarla gündeme gelen bölge coğrafyasında korunan alanlar da bu tartışmalardan payını alıyor. Bu tartışmaların sonuncusu ise CHP Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan’ın açıklamalarıyla başladı.

BÖLGE MÜDÜRÜ YILMAZTÜRK: ‘DEVLETLE MİLLET ÇATIŞIR HALE GELDİ’

CHP Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan’ın korunan alanların talana açılacağına yönelik iddialarının ardından yazılı bir açıklama yapan Burdur’daki Orman ve Su İşleri Bakanlığı 6. Bölge Müdürü Adnan Yılmaztürk, “Sayın vekil, 3 ili kapsayan milli parklar da koruma oranının düşürülerek betonlaşmaya açılmak istendiğini savunmaktadır. DKMP 6. Bölge Müdürlüğü olarak başta Isparta olmak üzere Milli park ve tabiat parklarında plan revizyon çalışmalarımız devam etmektedir. Yazılı Kanyon Tabiat Parkı, Gölcük Tabiat Parkı, Kızıldağ Milli Parkı ve Kovada Milli Parkı’nda Eski plana göre yüzde 85-95 üzeri mutlak koruma alanı olarak planlanmış olan alan içerisinde yaşayan insanların tüm ekonomik hayatları sıfırlanmış ve devletle millet çatışması meydana gelmiştir. Mutlak koruma alanı içinde kaldıkları için hayvancılık, barınma ihtiyacı ve tarımla dahi uğraşamaz veya ciddi sıkıntılar içine girmişlerdir. Bunu gözlemlemek için bu alanlar içinde yaşayan yöre halkı ile iletişim kurmak veya devletin yetkili organlarına verilen dilekçelerden rahatlıkla öğrenebilinir” görüşünü savundu.

‘KORUNAN ALANLARDA DARALTMA SÖZ KONUSU DEĞİL’

Revizyon çalışması esnasında korunan alan sınırlarında bir daraltmanın söz konusu olmadığını kaydeden Yılmaztürk, “hatta Kızıldağ Milli Parkı’nın sınırı, Dedegöl Dağını da içine alacak şekilde 35 bin hektarlık alan genişletilmesi önerilmiştir. Milli park ve tabiat parkı alanlarımız içinde taş ocağı veya herhangi bir mermer ocağı izni yoktur. Sütçüler Çandır bölgesinde ekosistemin dengede kalması ve yaban hayatın korunması için Bölge Müdürlüğümüz tarafından envanter çalışmaları tamamlanarak yaklaşık 30 hektar alanın, ‘Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’ ilan edilmesi için teklifte bulunulmuştur” ifadelerini kullandı.

Beydağları Sahil Milli Parkı, Antalya‘OLİMPOS’TA KURUMUMUZCA HAZIRLANAN ÇALIŞMA YOK’

Antalya sınırlarındaki Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda ise Dünya Bankası projesi olan GEF-2 projesiyle başlayan ve yöre halkıyla birlikte katılımcı bir yönetim planı modeli geliştirilerek uygulamaya konulduğuna dikkat çeken Yılmaztürk, bu alanda 30 yıldır yöre halkı ile kurum arasında çatışma bulunduğuna işaret ederek, şunları söyledi: “Beydağları Milli Parkı içinde kalan Phaselis koyu ile ilgili izni kurumumuz tarafından verilmemiştir. Bu alan turizm alanıdır turizm alanlarıyla ilgili izinleri Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilmektedir. İddia edildiği gibi Olympos Beydağları Sahil Milli parkında kurumumuzca hazırlanmış bir çalışma yoktur. 6. Bölge Müdürlüğü olarak kanunların verdiği görevi en iyi şekilde ve sorumluluk anlayışıyla yerine getirmeye çalışmaktayız. Tüm çalışmalarımız kamuoyuna açık bir şekilde tüm ilgi gruplarının katıldığı çalıştay, sempozyum ve toplantılarda yapmaktadır. Bölgemizin en önemli sorunlarından olan Taş ocakları, mermer ocakları ve HES’lerle sorunlara bir doğa korumacı ve çevreci bilinciyle el atmış sorunlar her boyutuyla ele alınarak sektör, üniversite ve çevre kuruluşlarının içinde yer aldığı katılımcı bir çözüm modelleri oluşturmakta, projeler üretmekte ve hayata geçirmektedir.”

CHP’Lİ SAPAN: ‘TURİZM ADIYLA MİLLİ PARKLAR TALANA AÇILIYOR’ DEMİŞTİ

Antalya, Burdur ve Isparta’daki milli parklardan sorumlu olan Doğa Koruma ve Milli Parklar Bölge Müdürlüğü’nün üç ildeki çok sayıdaki parkın koruma oranını sessiz sedasız düşürmeye çalıştığını öne süren CHP Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan, özetle şunları söylemişti: “Yerdeki kuru dal parçasına dokunulmasının bile yasak olduğu milli parklar bu yolla yapılaşmaya, betonlaşmaya açılmak isteniyor. ‘Turizm Projesi’ adı altında milli parklar talana açılıyor. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın talimatı ile hazırlandığı belli olan düzenleme ile Termessos Milli Parkı, Köprülü Kanyon Milli Parkı, Olimpos – Beydağları Milli Parkı, Yazılı Kanyon Milli Parkı gibi koruma alanları yapılaşmaya, taş ocağı talanına hazır hale getirilmek isteniyor.

‘KAŞ’TA KÜMES, BOZCAADA’DA BAĞ EVİ DİYE VİLLA YAPILIYOR’

Erdoğan’ın, ‘N’aber Fettah’ diyerek yakınlık gösterdiği Tamince’nin sahip olduğu firma, Olimpos Beydağları Sahil Milli Parkı içindeki Phaselis Antik Kenti’nin bitişiğinde otel yapmaya uğraşıyor. Hukuka karşı hileli yöntemlere başvuruyor. Kaş’ta çivi çakmanın yasak olduğu denize sıfır kıyılarda, ‘tavuk kümesi’ adı altında ultra lüks villalar yapan yandaşların şimdi de gözlerini koruma altındaki Bozcaada’ya diktikleri anlaşılıyor. Halkın zekası ile alay ederek, Bozcaada’ya ‘bağ evi’ yapılacağını söylüyorlar. Nasıl oluyorsa bağ evleri de Kaş’taki yandaşların tavuk kümesleri gibi, 150 metre karelik lüks villalardan oluşacak. Bozcaada’nın bakir sahillerini ‘turizm tahsis alanı’, üzüm bağlarını ‘kentsel dönüşüm alanı’ ilan eden AKP’nin rant için nasıl göz boyamaya çalıştığı, yalana başvurduğu bir kez daha anlaşıldı. Bunlar yandaşlarına rant yaratmak için ülkemizin geleceğini bile çalıyorlar. AKP, rant için yeşile ve doğaya düşman olduğunu bir kez daha gösteriyor.”

17.10.2014

© tüm hakları saklıdır

Onlar üretmezse sağlığımızı kaybedeceğiz!

Onlar üretmezse sağlığımızı kaybedeceğiz!

Yusuf Yavuz

Her yıl 16 Ekim’de kutlanan ‘Dünya Gıda Günü’ nedeniyle ortak bir açıklama yapan meslek odaları, küçük ölçekli aile çiftçiliğinin önemine işaret ederek açlık ve yoksulluğun önlenmesinin yanısıra sağlıklı beslenmek için de aile çiftçiliğinin desteklenmesi çağrısında bulundular. Açıklamada, İMF ve Dünya Bankası güdümündeki tarım politikaları sonucu son 10 yılda Belçika büyüklüğündeki tarım arazisini terk eden küçük üreticileri korumak için ulusal politikalar geliştirilmesi gerektiğinin altı çizildi.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun kuruluş günü olan 16 Ekim, 1979 yılından bu yana ‘Dünya Gıda Günü’ olarak kutlanıyor. Bu kapsamda yapılan etkinliklerle, açlığın önüne geçilerek güvenilir gıdaya erişimin sağlanmasına dikkat çekilmesi amaçlanıyor.Gıda Mühendisleri Odası Genel Başkanı Yusuf Songül, Kimya Mühendisleri Odası Genel Başkanı Dr. Ali Uğurlu ve Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Özden Güngör, konuyla ilgili ortak bir basın açıklaması yaparak güvenilir ve ucuz gıdaya erişilebilmesi konusunda aile çiftçiliğinin önemine vurgu yaptılar.

DÜNYADA 1 MİLYAR AÇ İLE 1,4 MİLYAR OBEZ YAN YANA

FAO verilerine göre 1990’lı yılların başında küresel ölçekte 1 milyarın biraz üzerinde olan aç insan sayısının, 2000’li yıllarda 1 milyarın altına düştüğünü ve 2013-2014 yıllarında ise 805 milyon kişiye gerilediğine işaret edilen ortak açıklamada, bu verilere göre dünyada her dokuz kişiden biri yatağına aç girerken, yaklaşık 1,4 milyar kişinin ise obez olması nedeniyle sağlık sorunları yaşadığına dikkat çekildi.

ENDÜSTRİYEL TARIMLA KÜÇÜK ÇİFTÇİ YOK EDİLDİ

Verilerin, aç insanların büyük bölümünün, yoksul küçük çiftçileri barındıran geri kalmış ülkelerde bulunduğunu gösterdiğine dikkat çekilen açıklamada, şu görüşlere yer verildi: “bu nedene dayanarak, ama aslında küresel tarım politikaları yaratma doğrultusunda Dünya Bankası (DB) 1980’lerin başlarında yayımladığı raporlarda, yoksulluk ve açlığın bitirilmesi için küçük çiftçiliğin ortadan kaldırılmasını işaret etmiştir. Bu tarihten itibaren tarım politikaları gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu öneri çerçevesinde kurgulanmış ve küçük çiftçiler için yok edilme süreci başlamıştır. Günümüzde bu politik yaklaşımın etkisiyle daha ziyade gelişmiş ülkelerde yaygınlaşan büyük tarım işletmelerinin / şirketlerinin uyguladığı endüstriyel tarım, bazı sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarımda makinalaşmanın artması toprak erozyonunu hızlandırmış, kullanılan fosil yakıtlar atmosferde sera gazları konsantrasyonunu artırmıştır. Uygulanan bu tarım modeli küresel iklim değişikliğinde önemli etkenlerden olmuştur. Bilinçsizce ve yaygın olarak kullanılan kimyasallar çevre kirliliğine yol açmış, insan sağlığını tehdit eder hale gelmiştir.

KÜRESEL ŞİRKETLERİN TOHUMLARI YEREL TOHUMLARI YOK ETTİ

Çok uluslu şirketlerin tohumları, insan beslenmesinde önemli bir yer tutan yerel çeşitlerin kaybolmasına neden olmuştur. Temel tarım ürünleri ticareti küresel ölçekte büyük tarım şirketlerinin eline geçmiş, açlığa ya da tokluğa birkaç çokuluslu şirket karar verir hale gelmiştir. Gelinen noktadan faydalanmak isteyen spekülatörler sektöre el atmış, fiyatlar borsalarda kar odaklı belirlenmeye başlamıştır. Gelişmiş ülkelerin büyük çiftçilerine ve ihracata sağladığı devasa destekler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin üretimlerini baltalamış ve küçük çiftçilerin tarımdan kopma sürecini hızlandırmıştır.”

KANLI AYAKLANMALAR GIDA POLİTİKALARINI DEĞİŞTİRDİ

2000’li yılların uygulanan tarım ve gıda politikalarının artık sürdürülebilir olmadığını gösterdiğine dikkat çekilen açıklamada, 2007-2008 yıllarındaki gıda krizinin pek çok ülkede kanlı ayaklanmaların yaşanmasına neden olduğu anımsatılarak, yaşanan bu krizler mevcut tarım politikalarının tekrar gözden geçirilmesinde bir milat olduğu dile getirildi.

FAO, DÜNYA GIDA GÜNÜ TEMASINI ‘AİLE TARIMI’ OLARAK BELİRLEDİ

Dünya Bankası’nın 2009 yılında yayımladığı ‘Kalkınma için Tarım’ raporunda, 1980’lerdeki görüşünün tam tersi olarak, küçük çiftçilerin desteklenmesi gerektiğini vurguladığının altı çizilen açıklamada, benzer şekilde FAO’nun da dünyanın böyle krizlerin bir daha yaşamaması için küçük çiftçilerin desteklenmesi gerektiğini belirttiği kaydedilerek, “Bunların bir sonucu olarak açlık ve yoksullukla mücadele için başta AB ülkeleri olmak üzere gelişmiş ülkeler, küçük çiftçiler ve genç çiftçilerini destekleyen programlar uygulamaya koymuştur. Konunun öneminin ortaya konulması için de, BM 2014 yılını Uluslararası Aile Tarımı Yılı ilan etmiş, FAO’da Dünya Gıda Günü’nün temasını ‘Aile Tarımı’ olarak belirlemiştir” denildi.

TÜRK ÇİFTÇİSİ BELÇİKA BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ ARAZİYİ TERK ETTİ

Türkiye’de uygulanan tarım politikalarına bakıldığında 1980’lerden bu yana Dünya Bankası ve IMF kaynaklı politikaların da etkisiyle küçük çiftçilerin ortadan kaldırılması üzerine bir yaklaşımın sergilendiği görüldüğüne işaret edilen ortak açıklamada, “Uygulanan yanlış tarım politikalarının etkisiyle son 10 yıllık dönemde çiftçimiz yaklaşık 30 milyon dekar araziyi (Belçika’nın toplam yüzölçümüne eşdeğerdir) artık tarımsal üretimde kullanmaz olmuştur. Aynı dönem için buğday ekim alanları da yaklaşık 12 milyon dekar daralmış, anavatanı ülkemiz olan buğday her yıl milyonlarca ton ithal edilir hale gelmiştir. Kırsal alanı terk eden küçük çiftçilerimizle birlikte hayvan varlığımız da hızla azalmış, kurbanlık hayvan ve saman ithalatı gibi yeni durumlarla tanışılmıştır” görüşüne yer verildi.

ÇİFTÇİ DESTEKLEMELERİ MASRAFI KARŞILAMIYOR

Ülkemizdeki pek çok küçük çiftçinin gerek bürokratik işlemler ve gerekse de hasat sonucunda alacağı tarımsal destekleme yardımının yaptığı harcamaların küçük bir bölümünü dahi karşılamadığından dolayı ‘Çiftçi Kayıt Sistemine’ kayıt olamadığına da değinilen açıklamada, ayrıca şu görüşlere yer verildi: “Çiftçimiz dünyanın en pahalı mazotunu kullanırken, verilen tarım destekleri gelişmiş ülkelerle kıyaslanamayacak kadar küçüktür. Gerçekleştirdiği sulama projeleri ile ülke tarımına büyük katkı sağlayan DSİ torba yasa marifeti ile hazırlanan yönetmeliklerle bundan böyle yapacağı tesislerin maliyetini çiftçiye yükleyeceğini açıklamıştır. Bunun yanı sıra toprakların kiralanması – yarıcılık sisteminde tarımsal desteklerin bizzat toprağı işleyen çiftçiye değil de toprağın mülk sahibine ödenmesi, ürün pazarlamada yaşanan zorluklar ve 639 sayılı KHK ile yeniden yapılanan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı`nın görevleri arasından kooperatifçiliğin teşvik edilmesinin kaldırılması gibi nedenlerden dolayı, küçük çiftçilik bitme noktasına gelmekte ve büyük kentlere göç hızla artmaktadır.

2014’TE GIDA FİYATLARI ENFLASYONUN ÜZERİNDE ARTTI

Olumsuzlukların yaşandığı bu dönemde üretim yetersizliği ithalat ile kapatılmaya çalışılmış, ancak bu seçenek sektörde bir rahatlama sağlamadığı gibi gıda fiyatlarındaki artışı da durduramamıştır. 2014 yılında gıda fiyatlarının, ortalama enflasyonun üzerinde, yüzde 15 olarak gerçekleşmesi uygulanan tarım ve gıda politikalarının yanlışlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Tüketicinin gıdaya erişimi giderek zorlaşırken, sektördeki özelleştirmeler, gıda güvenilirliğini tehdit eden uygulamalar ve ilgili meslek örgütleri, kurum ve kuruluşların görüşü alınmadan yapılan hukuki düzenlemeler yaşanan sıkıntıları daha da arttırmıştır.

UCUZ VE SAĞLIKLI GIDA İÇİN AİLE ÇİFTÇİLİĞİ DESTEKLENMELİ

Sonuç olarak; aile çiftçiliği, biyolojik çeşitliliğin, gıda güvencesinin ve sağlıklı beslenmenin temel unsurudur. Gelişmiş ülkelerde yok olmaya yüz tutmuş ve tekrar dönülmek istenilen aile tarımı ve küçük çiftçilik konusunda ülkemiz daha şanslı bir konumdadır. Yukarıda saydığımız gerekçelerle diyoruz ki; tarımda ve tarımsal üretimde önemli bir girdi sağlayan, yerel anlamda üretime ciddi destekleri olan ve geleneksel üretim girdilerini kullanarak bugünden yarına ulusal bir birikim ve geçmişin oluşturulmasında önemli katkıları olan aile tarımcılığı ya da küçük çiftçilik mutlaka desteklenmelidir. Aile çiftçiliğini ön plana alan ulusal politikaların uygulanması, çiftçimizin ve tarımımızın hak ettiği itibarı görmesi, sektöre hizmet etmek üzere hazır bekleyen işsiz meslektaşlarımızın istihdamı, halkımızın ucuz ve kaliteli gıdaya erişiminin sağlanması en büyük dileğimizdir.”

17.10.2014

© tüm hakları saklıdır

Göller Bölgesi’nde su savaşı!

Göller Bölgesi’nde su savaşı!

Yusuf Yavuz

Kurak bir yazı geride bırakan Türkiye’de barajlardaki su oranları son yılların en düşük seviyesine inerken ülkenin en önemli tatlı su kaynaklarını barındıran Göller Bölgesi’nde adeta ‘su savaşı’ yaşanıyor. Isparta, Burdur ve Antalya arasındaki su savaşının odağındaki kaynak ise 1993 yılında Uzan ailesine ait Kepez Elektrik tarafından işletmeye alınan Karacaören Barajına ait göl. Baraj gölündeki balık çiftlikleri ve Isparta’dan kaynaklı sanayi atıklarıyla 21 yılda giderek kirlenen ve yüksek oranda bakteri barındırdığı öne sürülen Karacaören geçen yıllarda toplu balık ölümleriyle gündeme gelmişti. Antalya’ya içme suyu olarak akıtılması planlanan Karacaören’in suları şimdi de üç il arasında bitmeyen bir tartışmanın da odağında.

İNSAN ELİYLE 21 YILDA FOSEPTİĞE DÖNDÜ

Isparta ve Burdur illerinin sınırında bulunan Karacaören II. Barajı’ndan Antalya’ya içme suyu temin edecek proje için geçtiğimiz yıl DSİ tarafından yapılan ihaleyi Ecetaş adında özel bir firma kazandı. 2013 Haziran’ında inşaat çalışmalarına başlanan ve yaklaşık 150 milyon liraya mal olması beklenen projenin 2015 yılı ortalarında tamamlanması hedeflenirken Antalya’nın içme suyunun önemli bölümü Karacaören Baraj gölünden sağlanacak. Ancak 1989 yılında yapımına başlanan, 1993 yılında ise Uzan ailesine ait Kepez Elektrik bünyesinde işletmeye alınan Karacaören Barajı’nın rezervuar alanı, aradan geçen 21 yılda adeta foseptiğe döndü. Baraj gölündeki balık çiftliklerinin hızla çoğalması ve Isparta Çayı ile Kovada kanalı vasıtasıyla göle ulaşan kirlilik, Karacaören’de her yıl toplu balık ölümlerini de gündeme getiriyor.

YARD. DOÇ. DR. KESİCİ: ‘TAHLİLE GEREK YOK, MANZARA ORTADA!’

Isparta’daki deri sanayi ve çeşitli mermer fabrikalarının atıklarının Isparta Çayı aracılığıyla Karacaören Barajına ulaşmasıyla ilgili sorun yıllardır bir türlü çözüme kavuşturulamazken, konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Eğirdir Su Ürünleri Fak. Öğr. Üy. Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, “Karacaören için tahlil yapmaya gerek yok. Manzara ortada. Konuyla ilgili uyarılarımıza rağmen alınan bir önlem de yok” dedi.

‘BALIKLARI ÖLDÜREN SUYU İNSANLARA İÇİRECEKLER’

Balıkları öldüren bir suyun insanlara içirilmeye hazırlanıldığını öne süren Kesici, baraj gölünün dibinde kafes balıkçılığında kullanılan yemlerden kaynaklanan kirliliğin ileri düzeyde olduğuna dikkat çekerek, “şu haliyle Karacaören’in suyu tarımsal amaçla bile kullanılamaz. Geçtiğimiz yıl baraj gölünde ölen balıkların kediye, köpeğe bile verilmemesi konusunda yörede yaşayanları uyardık. Çünkü balıkları öldüren suda çok sayıda bakteri var. Sorun da belli çözümü de. Özel hükümler dünyayı yeniden keşfettirmeyecek. Eğer daha önce yasalar uygulansaydı zaten bu hükümlere gerek kalmayacaktı” diye konuştu.

PROF. DR. DİLER: ‘ 400 MİLYON EURO’LUK PROJE ATIL DURUMDA’

SDÜ Su Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. İbrahim Diler ise, atık suların karıştığı Karacaören Barajı’nın sularının arıtılsa dahi içme suyu olarak kullanılmasının yönetmeliğe aykırı bir durum olduğunu kaydetti. Antalya’nın içme suyu temini konusunda Manavgat Oymapınar gibi kirlilik etkisi olmayan bir alternatifi bulunduğuna dikkati çeken Diler, 1990’lı yıllarda Manavgat’ta başlatılan yaklaşık 400 milyon Euro’luk yatırımın atıl durumda bekletildiğini söyledi.

‘ŞEHİR ŞEBEKESİNDE YÜZDE ELLİ KAYIP KAÇAK VAR’

Karacaören’in Antalya’ya yakınlığı nedeniyle tercih edildiğini de vurgulayan Diler, “Karacaören’in suları kullanma suyu olabilir belki ama içme suyu olarak kullanılmamalı. Antalya’daki şehir şebekesinde yüzde 50 ila 55 oranında kayıp kaçak bulunuyor. Bu oran gelişmiş ülkelerdeki yüzde 5 ila 10 oranlarına çekilerek su kaynaklarının daha sürdürülebilir kullanılması temin edilmeli” görüşünü dile getirdi.

İMO BAŞKANI OĞUZ: ‘YETKİLİLERDEN AÇIKLAMA BEKLİYORUZ’

Antalya İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Cem Oğuz da geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamayla Karacaören tartışmasına müdahil oldu. Konu hakkında bilgi kirliliği bulunduğuna dikkat çeken Oğuz, konuyla ilgili basında yer alan haberlerle proje değişikliğinin gündeme geleceği algısının yaratıldığını belirterek şunları söyledi: “Karacaören II Barajından su temini için şu ana kadar ne kadar kamu parasının harcandığını ve olası Manavgat Barajından su temininin maliyetleri ve bu maliyetlerin kamuya ve tüketiciye maliyetinin ne olacağı konusu bilinmemektedir. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, DSİ ve Antalya Büyükşehir Belediyesi ile Antalya Su ve Kanalizasyon İdaresi (ASAT)`ın, içme suyu gibi hayati öneme sahip bir konuda ileride telafisi güç zararlara neden olabilecek, kamu kaynaklarının hoyratça israf edilebileceği yanlış bir projeye başlamış olabileceklerine inanmıyoruz. Karacaören II Barajından içme suyu temini projesinin kirlilik nedeniyle kamuoyunda tartışılır hale getirilerek engellenmesi çabalarının önüne geçilebilmesi ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için, proje ile ilgili ayrıntılı bir açıklama yapmalarını bekliyoruz.”

Isparta Çayı'ndan akan kirli su Karacaören barajına dökülüyorISPARTA KAMUOYU ÖZEL HÜKÜMLERE TEPKİLİ

Isparta ve Burdur sınırlarında yer alan Karacaören Baraj gölünün sularının kirli olmasına rağmen Antalya’ya verilecek olması üç il arasında tartışma konusu oldu. Baraj Gölü’nü besleyen kaynaklardan biri olan Isparta-Eğirdir’de bulunan Kovada kanalının da içinde yer aldığı meyve üretim havzası Boğazova’nın su rezervi olarak özel hükümlerle koruma altına alınacak olması yöre halkının tepkisini çekiyor. Karacaören I-II Baraj Gölleri Özel Hükümlerinin, Isparta’da sanayi, tarım, turizm, hayvancılık, balıkçılık, madencilik ve ulaşım sektörlerinin mevcut faaliyetlerini ve gelecekteki durumlarını olumsuz etkileyeceğini düşünen ilin yöneticileri, konuyla ilgili çekince ve önerilerini Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürü Prof. Dr. Cumali Kınacı’ya yazılı olarak ilettiler. Isparta kamuoyunun çekincelerinin başında, Dereboğazı yolu başta olmak üzere ulaşım, ekoturizm ve tarım alanlarının kısıtlanması gelirken, baraj gölünün bir bölümüne ev sahipliği yapan Burdur’un Bucak ilçesinde de Karacaören’in sularının Antalya’ya verilmesi konusunda tepkiler yükseliyor.

Karacaören baraj gölüASAT YETKİLİLERİ ‘KONUNUN MUHATABI DSİ’ DİYOR

Karacaören Barajı’ndan su teminiyle ilgili görüşlerine başvurduğumuz ASAT yetkilileri, DSİ ve Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin projeyle ilgili bir protokol imzaladığını belirterek konunun muhatabının ASAT değil, DSİ olduğunu belirttiler. Geçmişte enerji üretmek amacıyla planlanan ve yöredeki çok sayıdaki insanı yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakan baraj gölünün, kullanılamaz hale getirildikten sonra içme suyu rezervine dönüştürülmesi tepki çekerken, Antalya, Isparta ve Burdur kamuoyu yetkililerden herkesi rahatlatacak bir açıklama bekliyor.

16.10.2014

© tüm hakları saklıdır

“İki Ağaç İçin” O.H.A- Oflu Hocayı Aramak

“İki Ağaç İçin Özel Bölüm “O.H.A-Oflu Hocayı Aramak”
12 Ekim 2014 Pazar

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Uzun Metraj kategorisinde yarışan filmler arasında bulunan ve hiciv sinemasının son yıllardaki çarpıcı örneklerinden “O.H.A-Oflu Hocayı Aramak” filminin yönetmeni Levent Soyarslan ile filmin sponsoru olan İnci Sözlük’ün sahibi Serkan İnci, İki Ağaç İçin programının özel yayınına konuk oldular.

Gazeteciler Yusuf Yavuz ve Pelin Gel Ağan, yaşam alanlarına yönelik yıkımlar karşısında yaşanan toplumsal akıl tutulmasını incelikli ve akıl dolu bir hicivle eleştiren ve gösterime girmeden önce tartışmalar yaratan Oflu Hocayı Aramak filminin yönetmeni Levent Soyarslan ve İnci Sözlük’ün sahibi Serkan İnci ile Türkiye’nin gösterilmeyen gündemini konuştular…

Programın tamamını bağlantıdan izleyebilirsiniz:
http://www.kanalvip.com.tr/programlar/iki-agac-icin/iki-agac_12.10.2014.html

oflu hocayı aramak orantısız mizahın filmi olmaya adayİlgili Yusuf Yavuz haberi:
O.H.A, dünyayı gerizekalılar yönetiyor!
Çılgın projelerin kıskacındaki Türkiye’de kurguyla gerçeğin akılları zorlayan yarışı…

© tüm hakları saklıdır

Senoz Vadisi’ne HES’e yargı izin vermedi

Senoz Vadisi’ne HES’e yargı izin vermedi

Yusuf Yavuz

Rize’nin Çayeli ilçesinde bulunan Senoz Vadisi’nde yapılmak istenen Kayalar HES projesine karşı 7 yıldır hukuk mücadelesi veren yöre köylülerini mahkeme bir kez daha haklı buldu. Danıştay’ın Su Kullanım Hakkı Anlaşmasını iptal etmesine rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca ‘ÇED Olumlu Kararı’ verilen Kayalar HES’e karşı yöre halkının açtığı davayı gören Rize İdare Mahkemesi, projeyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdi. Yöre halkı projenin tamamen iptal edilmesini istiyor. Davacılardan M. Ali Kork, “biz dava açmaktan, mahkemeler dur demekten, bakanlık hukuka karşı bir yolunu bulmaktan yoruldu” dedi.

Rize’nin Çayeli ilçesinde bulunan Senoz Vadisi, sahip olduğu doğal güzellikler ve bitki örtüsüyle Türkiye’nin cennet köşelerinden biri olarak biliniyor. Ancak son yıllarda organik tarım ve arıcılıkla adından söz ettirten Senoz Vadisi’nde yaşayanların başı HES’ler ve taş ocaklarıyla dertte. Karadeniz Sahil Yolu için vadide açılan taş ocaklarının açtığı yaralar kapanmadan bu kez de sayıları 12’yi bulan HES projeleri Senoz’un eşsiz ekosistemini tehdit etmeye başladı. Bu HES projelerinden biri de ‘İyon Enerji Üretimi Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından Senoz’da yapılmak istenen Kayalar HES Projesi’.

??????????BAKANLIK VE KÖYLÜLERİN 7 YILDIR BİTMEYEN HUKUK SAVAŞI

Sanko Holding’e bağlı olan İyon Enerji A.Ş, 2007 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan aldığı ‘ÇED Gerekli Değildir’ izniyle inşaat çalışmalarına başladı. Köylülerin açtığı davanın ardından mahkeme çevresel etkinin göz ardı edildiğine hükmederek 2009 yılında projeyi iptal etti. Rize İdare Mahkemesi’nin iptal kararını temyize götüren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu talebi Danıştay tararınfan reddedildi. Danıştay, yerel mahkemeyi haklı bularak vadideki diğer projelerle birlikte bütüncül değerlendirme yapılması gerektiğine vurgu yaptı.

İPTAL EDİLEN HES’E BAKANLIK YENİDEN ONAY VERDİ

Ancak Senoz halkının HES’lere karşı verdiği hukuk savaşı bununla bitmedi. Danıştay 14. Dairesi’nin yerel mahkemenin iptal kararını onamasına rağmen HES şirketi yeni bir ÇED süreci başlatarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurdu. ‘ÇED Nihai’ aşamasına gelen projeye geçtiğimiz yıl 159 köylü yazılı olarak itirazda bulundu. Ancak buna rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 4 Mart 2014 tarihinde yaptığı duyuruyla Kayalar HES Projesi için ‘ÇED Olumlu’ kararı verildiğini bildirdi.

MAHKEME YÜRÜTMEYİ DURDURDU

Bu hukuk dışı girişimi de yargıya taşıyan yöre halkını bir kez daha haklı bulan Rize İdare Mahkemesi, hukuka aykırı bulduğu ÇED Olumlu Kararı’nın yürütmesini durdurdu. Mahkeme kararında itiraz yolunun da kapalı olduğuna hükmedildi. Senoz halkı ise projenin tamamen iptalini bekliyor.

TEMA Çayeli Temsilcisi Ahmet Ali Kork, Senoz'u korumak için mücadele veriyor‘SENOZ’UN GELECEĞİ KURUTULMUŞ DERELER OLAMAZ’

Projeye karşı yıllardır hukuk mücadelesi yürüten ve davacılar içerisinde yer alan TEMA Vakfı Çayeli Temsilcisi Ahmet Ali Kork, Senoz halkının yaşam kaynağı suyunu ve yeşilini koruyarak, topraklarını kimyasal gübre ve ilaçlardan arındırdığının altını çizdi. Yöre halkının tamamen kendi çabalarıyla vadilerini organikleştirerek kendi geleceklerini kurmaya çalıştığını belirterten Kork, “Senoz’un geleceğinde kurutulmuş dereler, taş ocakları olamaz” diye konuştu.

‘BİZ DAVA AÇMAKTAN, MAHKEMELER DUR DEMEKTEN YORULDU’

Bir tek proje için defalarca yargı karşısına çıktıklarını ancak ÇED belgesi ve su kullanım anlaşması Danıştay’ca iptal edilmiş bir projeye hiçbir şey yokmuş gibi Bakanlığın yeniden izin vermesini anlayamadıklarını ifade eden Kork, “biz dava açmaktan, mahkemeler dur demekten, bakanlık hukuka karşı bir yolunu bulmaktan yoruldu” ifadelerini kullandı.

TEMA Rize Temsilcisi Nevzat Özer‘BAKANLIK YANLIŞTA ISRAR EDİYOR’

TEMA Vakfı Rize İl Temsilcisi Nevzat Özer de duruşma sonrası yaptığı değerlendirmede, mahkeme heyetinin oy birliği ile vermiş olduğu yürütmeyi durdurma kararında kapsamlı değerlendirmeler yapıldığına dikkati çekerek şunları söyledi: “Çevre bilimi dersi verircesine Çevre ve Şehircilik Bakanlığına görevini hatırlatmaktadır. Yürütmenin durdurulması kararındaki gerekçeler doğrultusunda Senoz doğası ve onunla bütünleşmiş halkı gibi bizler de iptal kararının çıkmasını bekliyoruz. Bizi üzen sayısız yargı kararına rağmen Bakanlığın aynı yanlışta ısrar etmesidir. Bakanlık, mahkeme kararlarındaki gerekçeler doğrultusunda görevini yapmak yerine aynı konuya ilişkin birden fazla işlem tesis ederek vatandaşın hak arama hakkını da zorlaştırmaktadır. Bu anlayış, hukuka bağlı idare ilkesi ile bağdaşmadığı gibi yargı kararlarını etkisiz kılmaya dönük bir girişimdir. Umuyoruz ki bu davadan sonra benzer hatalara imza atılmaz.”

14.10.2014

İlgili haberler:
Senoz Vadisi’nde hukuk kuşa döndü!
Bakanlık HES istedi, halk ‘SİT’tir dedi!
Bu vadide organik devrim var!‏

© tüm hakları saklıdır

“İki Ağaç İçin” Tarım Savaşı

“İki Ağaç İçin” Tarım Savaşı
15-22 Ekim 2014 Çarşamba

ünal3Tarım Savaşı “İki Ağaç İçin”de

Bu savaşın bombası mısır, kurşunu soya, barutu buğday…
“Bireysel direniş kurtuluşun başlangıcıdır!”

Araştırmacı Erhan Ünal: “Yeniden tasarımlanmış olan tarımsal üretim sistemini, etken ve devamlı kılabilmek için de kitlesel anlamda tüketimin niteliğini ve niceliğini belirlemek ve bütün gıda maddelerinin dağıtımını elde tutmak için dünya çapında bir savaş verilmektedir. Bildiğimiz toplu, tüfekli sıcak savaş bu ‘ana savaşın’ sadece bir parçasıdır. Bu savaş, ‘Tarım Savaşı’dır!”

İki Ağaç İçin’de bu hafta insanların bilinç altındaki aç kalma korkusunu körükleyip daha fazla kar hırsıyla topraklarımızı hibrit tohumlara, tohumlarımızı GDO’ya, meyve sebzelerimizi hormon ve ilaçlara mahkum eden güçlerin gerçek yüzünü göreceksiniz.

Gazeteciler Yusuf Yavuz ve Pelin Gel Ağan, uzun yıllar yurt dışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönen ve dayatılanlara inat doğal bir yaşam kuran, bunun için mücadele veren Cemile-Erhan Ünal çiftiyle tanıştıracaklar sizleri.

Pirinç üretiminde Filipinlerin, mısır üretiminde Meksika’nın başına neler geldi? Türkiye’nin buğday üretiminde başına neler geliyor? Bugün Afrika’nın çok verimli arazilerinin uluslararası büyük tarımsal üretim yapan şirketler tarafından satın alınması kiralanması neleri doğurdu? Tarım, gıda ve beslenme konularında bildik ezberleri bozan çalışmaları hakkında uzun uzun söyleştiğimiz Erhan Ünal, dünyayı gıda ile kontrol etme arzusundaki küresel diktatörlüğün ne yapmaya çalıştığını anlatacak İki Ağaç İçin’de…

Yusuf Yavuz’un haberleştirdiği, geleneksel tarım konusunda dünyanın pek çok ülkesinde araştırmalar yapan ve gıda konusunda yaptığı araştırmalarla bir kitap yazmakta olan Erhan Ünal’ın ortaya koyduğu çarpıcı analizleri okumak için bağlantıları tıklayınız:
TÜRKİYE KÜRESEL TARIM SAVAŞINA HAZIR MI
BU SAVAŞIN BOMBASI MISIR KURŞUNU SOYA
HAYVANLARA KENDİ ETLERİNİ YEDİRİP NASIL DELİRTTİLER
CORDON BLUE İLE TAVUK DÖNERİ NASIL KARDEŞ OLDU
DÜNYANIN SUYU NASIL ŞİRKETLERİN OLDU?
İNEĞİ, KEÇİYİ UNUTUN! ÇOCUKLARINIZA ‘SOYA SÜTÜ’ İÇİRMEYE HAZIR MISINIZ?

© tüm hakları saklıdır

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 469 takipçiye katılın