Kekova: İnsansız ve insana yakın

Kekova: İnsansız ve insana yakın

Yusuf Yavuz

Yalnız, insansız; görkemli geçmişi, kıyılarını döven sulara gömülmüş. Denizi temiz, havası temiz, her yanı pırıltı içinde. Ürpertici sessizliği ile çatısız bir tapınağı andırıyor. Burası Kekova, kısa ve günübirlik mavi yolculukların adası… Öyle bilinir. Ancak Kekova’yı kısa bir mavi yolculuğa sığdırmak mümkün değildir. Hele de bu muhteşem yeryüzü cennetini yalnızca denizden keşfetmeye kalkarsanız çok şey kaçıracağınızı baştan söyleyelim…

Kekova, bugün Antalya’nın Demre (Kale) ilçesine bağlı Üçağız’ın merkezinde yer aldığı, çevredeki çok sayıdaki antik kent ve koyu barındıran bir bölgeyi kapsıyor. Bölge bu adı, kıyıya paralel uzanan Kekova adasından alıyor. Coğrafi özelliklerinden dolayı Türkiye’nin Dalmaçya tipi kıyıları olarak biliniyor. Yaklaşık 5 kilometrekarelik yüz ölçüme sahip olan Kekova adasında bugün insan yaşamıyor. Ancak yolunuz sonbaharda buralara düşerse yöre köylülerinin keçilerini özgürce yaşaması için bu adaya bıraktıklarına tanık olabilirsiniz. Likya dilinde ‘Dolichiste’ olarak adlandırılan adanın yaz aylarındaki ziyaretçileri ise çoğunlukla tekne yolculuğu ile bölgeye gelen turistlerden oluşuyor. Henüz turist kalabalığının şenlikli seslerinin duyulmadığı bölge tarih, kültür ve coğrafya tutkunları için en ideal keşif zamanı olduğunu fısıldıyor.

atlas 2012 temmuz sayısıAtlas 2012 Temmuz sayısı

Hititlerden buyana süren şifa geleneği
Kekova’ya ulaşmak için Kaş limanı ya da Demre’deki Çayağzı (Andriake) limanından kalkan günübirlik tekneleri, ya da yine Kaş ve Demre yönünden ulaşan karayolunu tercih edebilirsiniz. Biz de bu kez Kaş yönünden karayolunu tercih ediyoruz. Mayıs’ın sonlarına yaklaşsak da Kaş-Demre karayolundaki ‘Üçağız-Kekova’ levhasından başlayan ve yaklaşık 18 kilometre süren yolculuk boyunca yamaçları kaplayan ışıklı katırtırnakları hala etkileyici. Eski adı Sıçak (Sıcak) olan Kılınçlı köyüne doğru uzanan yol boyunca mola verip soluklanmak isterseniz, yöre köylülerince ‘çalba’ ya da ‘şalba’ adı verilen adaçayı ya da kekik toplayabilirsiniz. Şalba adının, Hitit dilinde ‘şifa veren’ anlamına gelen ve Latinceye de aynı biçimde geçen ‘salvia’dan geldiği söyleniyor. Kekova bölgesindeki Theimussa antik kenti ve çevresinde de bolca adaçayı toplayıcılığı yapılıyor. Theimussa adı zamanla Tırmısın olarak anılmış. Bugün ise Üçağız olarak biliniyor. Köyün Yunancada aynı anlama gelen ‘Tristimo’ olarak da anıldığı söyleniyor. Üçağız, doğa yasalarının biçimlendirdiği coğrafyanın kültüre ve dile aktarılmasının çarpıcı bir örneği. Üçağız köyünün doğusunda yer alan lahitler ve köyün içindeki kalıntılar Theimussa antik kentinden bugüne ulaşan izleri taşıyor.

Hem ayağa hem başa elma yağı
Üçağız köyünde yaşayan 80 yaşındaki Akif Onaran ise çocukluğunda babasından öğrendiği yağ damıtma işini babasının da Giritli bir ustadan öğrendiğini anlatıyor. 60 yıldır bu işi yapan Akif Usta, orman işletmesinin izniyle civardaki köylülerin topladığı bitkileri satın alıp kaynatarak imbikten geçiriyor. Sonra da küçük şişelere doldurduğu ‘elma yağı’nı her derde deva diyerek küçük el tezgâhında yöre pazarlarında satıyor. Adaçayının küçük bir elmaya benzeyen tohumlarından damıtılan bu yağa yörede elma yağı deniliyor. Bildiğimiz elma ile bir ilgisi yok. Gömbe, Elmalı, Kaş ve Demre pazarlarında sıklıkla karşılaştığımız Akif Onaran, ilerlemiş yaşına rağmen yaptığı işten memnun olduğunu ve ölünceye kadar sürdürmek istediğini söylüyor. Geleneksel halk hekimliğinin sık başvurulan yöntemlerinden biri olan elma yağı, Akif Usta’ya göre iyi bir gaz giderici: “Çocukların karnına ve ayaklarının altına sürülürse gaz çıkartır. Büyüklere ise kesme şekerin üstüne üç damla…”

Kılınçlı’dan sonra Çevreli köyünden geçerek tırmanacağınız kısa yokuşun ardından Üçağız’a inerken göreceğiniz muhteşem manzara için hazırlıklı olun. İşte karşınızda başını denize sokmuş dev bir dinozor gibi uzanan Kekova adası. Solunuzda ise Simena antik kentiyle iç içe geçen Kaleköy. Üçağız, kara ve denizden bölgeye ulaşanların uğrak yeri. Giderek daha çok turist ağırlayan köyün birçok eksiği bulunsa da buradaki restoranlar ve küçük marketlerden yemek ve alışveriş ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.

Kaleköy’de iki resim arasındaki yedi fark
Karadan ulaşanlar için Üçağız’daki iskeleden kiralayacağınız tekneyle civardaki antik kentleri, batık kent ve birçoğu adeta kıyıya serpiştirilmiş gibi duran denizin içindeki lahitleri görebilirsiniz. Biz de bir tekne kiralayıp Kaleköy’e doğru gidiyoruz. Bu bölgeyi çekici kılan en önemli özelliklerden biri de denizin muhteşem maviliği. Kekova ve çevresinin birden fazla koruma şemsiyesi ile korumaya alınması denizin rengini korumasındaki etkenlerden biri sayılabilir. Simena antik kentinin üzerindeki Kaleköy adeta zamanın durduğu bir masal köyü gibi. Adını aldığı kalenin surlarından Kekova adası ve çevredeki muhteşem manzarayı izlemek ise eşsiz bir deneyim. Orta Çağ’da da kullanıldığı söylenen kalede yer alan ve yalnızca yedi oturma sırası bulunan tiyatronun Likya kentlerindeki en küçük tiyatro olduğu biliniyor. Kaleköy’ün kaktüsler ve begonvillerle süslenmiş taş evlerinin arasında dolaşırken çantamdan çıkardığım yıllar öncesine ait kartpostallara bakıyorum. Koruma ve kullanma dengesi arasındaki ince çizginin ipinin ucunun bir hayli kaçmış olduğunun belgesi niteliğindeki 20 yıllık kartpostallar, ‘iki resim arasındaki yedi fark’ oyununu anımsatıyor insana. Kaleden bakıldığında açıkça görülen ve nekropol üzerinde yapıldığı öne sürülen helikopter pisti iki resim arasındaki en belirgin farklardan biri olarak varlığını sürdürüyor. Ünlü bir işadamına ait olan taş evin yanı başındaki helikopter pisti iri taşlarla oluşturulan mozaik motifleriyle bezenmesi dikkat çekiyor.

Burada ‘çıkma’ yapmak için sırayla ‘içeri girmek’ gerekiyor
Burada kısa bir parantez açıp bölgede koruma- kullanma dengesi konusunda bulunan pratik çözümlerden kısaca söz etmek istiyorum. Kaleköy ve Üçağız’da yıllardır uygulanan bir ‘yasak delme’ yönteminden. Bölgenin koruma şemsiyesinde olması, bir yandan da turizmin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan ‘yapısal’ ihtiyaçların önündeki en büyük engel olunca köylüler çareyi yasaları ihlal edip sırayla birbirinin yerine ‘içeri’ girmekte bulmuşlar. Çünkü deyiş yerindeyse çivi çakmanın bile ‘yasak’ olduğu Kaleköy’de bir tuvalet yapmak bile türlü izleklerin atlatılması gerekiyor. Hal böyle olunca işyerine ‘çıkma’ yapan bir işletmecinin yerine örneğin, kuzeni hapse giriyor ve kuzene ‘hapis’ süresince bakılıyormuş. Sonra bir diğeri onun yerine hapse giriyor ve bu böyle sürüp gidiyor… Ancak bununla ilgili en çarpıcı örnek ise bölgede anlatılanlara göre en son mahalli seçimlerden birinde Üçağız köyünde muhtar adayı olacak birisi bulunamamasıyla ilgili. Bunun nedeni ise köyde muhtar adayı olma vasfı taşıyan ve sabıkası olmayan kimsenin bulunamamasıymış. Bunun üzerine köyün imamının muhtar adayı yapılarak seçimlerin atlatıldığı konuşuluyor bölgede…

Kekova bölgesi ÖÇK olarak koruma altındaKekova bölgesi ÖÇK olarak koruma altında

Depremlerin sulara gömdüğü tarih
Kaleköy’den Batık Kent’e geçiyoruz. Kekova adasının kuzeybatısında yer alan Batık Kent’in, İ. S. 141 yılında yaşanan büyük bir deprem sonucu sulara gömüldüğünü yazıyor kaynaklar. Ancak uzmanlar, Likyalı zenginlerce finanse edilerek yeniden ayağa kaldırılan liman ve yapıların, İ.S 240’da yaşanan ikinci büyük depremle yeniden sulara gömülerek tarihten silindiğini söylüyorlar. Bugün Andriake kazılarını yürüten Prof. Dr. Nevzat Çevik, bu bölgenin antik çağdan bugüne 1,5 metre çöktüğünü söylüyor. Batık Kent’e gezi yapan teknelerin hemen hepsinde bulunan akvaryum bölmeleri sayesinde su altındaki anforaları ve mimari yapıları görebilirsiniz. Adanın denizle birleştiği noktada birer uzantı gibi duran çok sayıdaki liman ve yapı kalıntıları çarpıcı görüntüler oluşturuyor. Antik dönemde Batı Anadolu kıyılarının uğrak limanlarından biri olduğu bilinen Kekova’da bugün suların altında kalan dükkânların bir zamanlar bölgenin en değerli eşyalarının satıldığı canlı birer alışveriş merkezi olduğunu düşünmek insanı ürpertiyor.

Batık Kent’in ardından Tersane koyundayız. Gün boyu gezmekten yorulduysanız burası yüzerek serinlemek için iyi bir seçenek. Tersane koyunda antik çağ ve Bizans dönemine ait çok sayıda yapı kalıntısına rastlamak mümkün. Bu bölgenin gemi inşa ve onarım üssü olarak kullanıldığı söyleniyor.

Hoyran’dan Apollonia’ya…
Kekova çevresinde gezip görülecek çok yer var. Hele de zamanınız kısıtlı, tarihe ve doğaya da meraklıysanız seçenek yapmakta zorlanacağınız kesin. Size seçenekleri sıralayıp bizim seçeneğimiz olan Aperlai ve ardından Hoyran’a doğru yol alacağız. Soğuksu, Gökkaya ve Salyangoz koyları ile kuzeybatıdaki Apollonia antik kentini ziyaret edebilir, Kekova’yı kuşbakışı izlemek içinse kuzeydeki Hoyran’a çıkabilirsiniz. Likya’nın kâhin balıkların kenti Sura’yı da ihmal etmemelisiniz. Yürüyüşten hoşlanıyorsanız Üçağız’dan ayrılıp arabanızı Kılınçlı köyünün çıkışında sizi karşılayan Likya Yolu levhasının yakınına park edip yaklaşık 7 kilometrelik bir yürüyüşle Aperlai’ye ulaşabilirsiniz. Ancak karayolu ulaşımı bulunmayan Aperlai’ye denizden gitmeyi tercih edenlerdenseniz Üçağız’dan bir tekne kiralayıp yarım saatlik yolculukla ulaşabilirsiniz.

Patika yoldan Aperlai’ye
Kılınçlı’yı geçip Likya Yolu’nu belirten işaretleri izleyerek patikadan inişe geçiyoruz. Sağımızda, biraz ileride Apollonia antik kenti var. Ancak bizim hedefimiz Aperlai. Eğer bitkilerle aranız iyiyse yürüyüş boyunca size çok sayıda tür eşlik edecek. Özellikle mor ışıklı renkleriyle bolca muscari (Arap sümbülü) görebilirsiniz. Ancak Aperlai yolunda en çok karşınıza çıkacak olan türler pırnal, çitlembik ve ahlat sayılır. Yol boyunca anıtsal boyutlara ulaşmış pırnal meşelerinin altında dinlenip, eğer ucuna ip bağlı bir kova bulacak kadar şanslıysanız sarnıçlardan su çekebilirsiniz. Yöredeki çobanlar, keçileri ve kendileri için hala bu sarnıçlardan çektikleri suyu kullanıyorlar. Yürüyüş boyunca sürekli aşağıya doğru indiğimiz için manzara hep değişiyor. Yaklaşık 1,5 saatlik bir yürüyüşün ardından Aperlai antik kentinin kale surlarının olduğu bölgeye ulaşıyoruz. Hava birazdan kararacak. Bu nedenle Antik kenti gezmeyi ertesi güne bırakıyoruz. Terkedilmiş çoban evlerinden geçip antik kentin surlarından aşağıya inişte karşımıza çıkan olan ince uzun koydan gelen dalgaların etkileyici sesini uzun uzun dinliyoruz. Birçok yerde sadece sözde kalan doğanın sesini burada gerçekten duymanız mümkün. Aperlai, Sıcak yarımadasının batı kıstağında yer alan doğal limana kurulmuş. Koy oldukça sığ görünüyor ancak burada küçük teknelerin yanaşabildiği bir iskele var. Kıstağın denizle birleştiği bölgede birkaç ev göze çarpıyor. Evlerin bulunduğu yöne doğru ilerliyoruz…

Aperlai’nin gönüllü sürgününü anmak
Aperlai’nin benim için ayrı bir önemi var. Yaşamının büyük bir bölümünü burada satın alarak onardığı bir çoban evinde geçiren ancak iki yıl önce aramızdan ayrılan sevgili dostum Sitare Ağaoğlu’nun anıları Antik kentin her taşına, ağacına sinmiş gibi. İşte koyun bittiği yerdeki o küçük evlerden üçü Sitare’nin bir ömür sığdırdığı yaşam alanlarıydı. Bir nevi ‘Dervişhane’ gibiydi bu evler. “Buraya boğazda bir yalı parası harcadım” derdi Sitare. Son yıllarda burada yalnız başına yaşıyordu. Kendisinin kullandığı fiberglas bir tekneyle ihtiyaçlarını Kaş ya da Üçağız’dan sağlıyordu. Yaptığı resimlerde küçük ve belli belirsiz figürleri sorduğumda, “onlar taşların içindeki küçük cinlerim benim” yanıtını vermişti. Aperlai ve çevresindeki taşların, ağaçların, bitkilerin ve her canlının bir bütün olduğuna inanan, insanın kendi varlığını bütün bunların üstünde görmesine öfkelenen biriydi Sitare. Aperlai onun dalgalı gençlik yıllarının ardından demir attığı son sığınağı gibiydi. Tercih edilmiş bir yalnızlığın zorunlu ikametgâhı. Bir ‘gönüllü sürgün’ yeri. Hafif rüzgârlarda bir bayrak dalgalanmasını andıran seslerle ıssızlığı bozan koydan, bazen bir portakal kasası, bazen bir ayakkabı, bazen de Yunan adalarından atılmış bir süt ambalajı getirirdi deniz. Bazen de açıklarda denize düşen bir uçağın pilotunun giysilerini. Bir keresinde içinde Arap harfleriyle yazılmış yüz yıllık mektup bulunan bir potkal geldiğini anlatmıştı. Bir coğrafya parçasıyla bütünleşerek yaşam süren insanların her zaman ‘taşıyıcı’ olduklarına inandığım için, Sitare’yi, Aperlai’nin son tanıklarından biri olarak anıyoruz.

‘Buraya elektrik gelmesini istemiyoruz’
Şimdilerde Sitare’nin evlerini satışa çıkarmışlar. “Acaba burada yaşananların, bu sessiz tanıklığın anlamının farkında olan yeni bir sahibi olur mu evlerin?” diye içimden geçirirken, Aperlai’nin Sitare’ye göre daha yeni olan sakinleriyle selamlaşıyoruz. Rıza Cüce ve ailesi burada yaklaşık 200 yıllık köy evinde yaşıyorlar. Onlar da Sitare gibi aslına uygun olarak dededen kalma eski çoban evini restore etmişler. Aslen Mersinli olan Feyza Cüce, küçük çocukları Ada ile buraya alıştıklarını söylüyor. 34 yaşındaki Rıza Cüce, beş yıldızlı turizmin tam göbeğinde profesyonel olarak çalışırken keskin bir karar alıp ailesiyle birlikte buraya atmış kendini. Aperlai Rıza’nın dedesi ve bölgedeki çobanlar için kışın geçirildiği bir bölgeymiş yıllar önce. Bölgede ‘Sıcak yalısı’ ya da ‘Sıcak iskelesi’ olarak biliniyor. Rıza ve ailesi şimdilerde dededen kalma evi ve küçük bir bungalovla Purple Hause adıyla Likya Yolu’nda yürüyen gezginlere konaklama ve yeme içme hizmeti veriyor. Çadırla gelen yürüyüşçüler için de kamp hizmeti veriyorlar. Ancak Rıza, sanılanın aksine daha çok insanın gelmesini ve daha çok kazanmayı isteyenlerden değil. “Buradaki doğayı yaşamak isteyenler gelsin” diyor. Öyle ki elektrik ve su bulunmayan Aperlai’ye elektrik gelmesini istemediğini söylüyor. Çünkü “buraya elektrik gelirse herkes gelir” görüşünde olan Rıza Cüce, bölgeye gelen zıpkınlı avcılara da sıcak bakmıyor. Buraya ilk geldikleri günlerde koyda dinamitle balık avlandığını ancak bununla mücadele ettiklerini anlatan Cüce, ölünceye kadar yaşamak istediği Aperlai’yi korumak için elinden geleni yapacağını söylüyor.

‘Bugün deniz ne getirmiş bakalım?’
Geceyi Aperlai’de geçireceğiz. Burada gece gerçekten benzersiz manzaralar sunuyor. Konfor düşkünü değilseniz ışık kirliliğinden uzak, baykuşların, denizin ve rüzgârın sesini içinize çekerek, en önemlisi de yıldızlarla koyun koyuna gökyüzüne dalarak uyuyabileceğiniz bir yer burası. Sabah denize girerek güne başlayıp bu masalı gündüz de sürdürmeniz mümkün. Masalın ‘Cüce’lerinin hazırladığı kahvaltımızı yaptıktan sonra bir kaç adım ötedeki Aperlai antik kentini gezmek için hazırlanırken Rıza ve ailesiyle konuşuyoruz. Kahvaltı ve yemek için ihtiyaçlarının birçoğu şimdilik tekneyle geliyormuş. Ancak Cüce ailesi yavaş yavaş kendi ihtiyaçlarını üretmeye başlamışlar. Her türlü sebze ve zeytin, tabii ki zeytinyağı da Aperlai toprağından elde ediliyor. Süt, yoğurt ve peynir üretmek için de keçi yetiştirmeye hazırlandıklarını söylüyor Rıza. Ancak en önemlisi kendi elektriklerini küçük bir rüzgâr gülünün çevirdiği dinamodan elde etmeleri. Tıpkı bölgede binlerce yıldır olduğu gibi yağmur sularını da biriktirip kullanıyorlar. Denizin getirdiği kütük ve tahtalardan masa ve sandalye yaparak her türlü nesneyi yeniden kullanılabilir hale getirerek yaşıyorlar burada. Öyle ki bazı sabahları “bugün deniz ne getirmiş bakalım?” diyerek kıyıya alışveriş yapmaya gittiklerini anlatıyor Rıza. Bir gün bir tava, diğer gün sağlam bir tas bulup kullanabiliyorlarmış. İnsan isteyince her nesneye yeni bir işlev kazandırabiliyor…

Morun gizeminden iktidarın sürekliliğine
Aperlai, Orta Çağ’a kadar yalnızca burada yetişen bir tür deniz salyangozundan elde edilen mor boya ile ünlü. Bizans’da soyluluk göstergesi olarak bilinen erguvan renkli kumaşların, buradan elde edilen boya ile renklendirildiği söyleniyor. Araştırmacı yazar Tayfun Er, ‘Erguvaniler’ kitabında Bizans’taki soyluluk ve iktidar ilişkisi üzerinden günümüze uzanan iktidarın sürekliliği kavramını uzun uzun anlatır. Bazen bir salyangozun kabuğunda başlayan hikaye, sosyalbilimlerin çözümleme aracı olarak tarihe kayıt düşerken, iktidar tutkusunun da binlerce yıldır değişmeden sürüp gittiğini işaret ediyor. Bugünkü Aperlai’deki kalıntıların arasından kıyıya indiğinizde çakılların ve kumların arasında iktidarı simgeleyen rengin kaynağı olan deniz salyangozu kabuklarına rastlamanız mümkün. Aperlai’den geriye kenti kuşatan surlar ve limandaki yapılar dışında Bizans dönemi ve sonrasından kaldığı söylenen çok sayıda yapı kalmış. Simena, Apollonia ve İsinda’nın dâhil olduğu dörtlü bir federasyonun başını çeken Aperlai, Likya Birliği’nde temsil hakkı olan kentlerden biri olmuş.

Kekova turlarının başlangıç noktalarından biri olan Çayağzı limanıKekova turlarının başlangıç noktalarından biri olan Çayağzı limanı

Kekova’ya Hoyran’dan bakmak
Kekova ve çevresinde eğer birkaç gün geçirecek vaktiniz varsa Hoyran’ı da ziyaret etmelisiniz. Kaş-Demre karayolunda Davazlar köyü levhasını gördüğünüzde yavaşlayıp, üzerinde ‘Hoyran’ yazan ahşap işareti takip edin. Yaklaşık üç kilometre sonra antik kentle aynı adla anılan ve sadece 40 kişinin yaşadığı köydesiniz. Yürümekten yanaysanız Likya Yolu işaretlerini izleyerek Simena-Hoyran arasındaki parkurdan da ulaşabilirsiniz. Hoyran antik kentinde görülmeye değer kaya mezarları ve lahitler yer alıyor. Hoyran’ın en görkemli manzarası ise kentin doğal bir kayalığın üzerindeki kaleden görülebiliyor. Keyifli bir yürüyüşle lahitlerin ve sarnıçların arasından tırmanacağınız Hoyran’dan Kekova adası ve dantel gibi koyların büyüleyici manzarasını izleyebilir, yönünüzü Akdeniz’in doğusuna çevirdiğinizde Çayağzı ve uzaklardaki Gelidonya burnunu görebilir, arkanıza, Toroslar’a doğru baktığınızda hala karlı olan tepeleri izleyebilirsiniz. Eğer mevsiminde gelirseniz Likya’ya özgü çan çiçeklerini görme fırsatı da bulabilirsiniz. Köyün içinde incelikli bir işletmecilikle kitle turizminin dışında, doğaya zarar vermeden turizm yapılabileceğinin güzel bir örneğini sergileyen Canan ve Süleyman Hacımusaoğlu çiftine uğrayıp hem yöreyle ilgili bilgi alabilir, hem de 400 yaşındaki pirnar meşesinin altında güzel bir adaçayı molası verebilirsiniz.

Kekova adası ve çevresinde çok sayıda küçük ada ve koy bulunuyorKekova adası ve çevresinde çok sayıda küçük ada ve koy bulunuyor

Türk kıyılarının son kalesinde tehlike çanları çalıyor
Kekova, tüm özgün yanları ve sahip olduğu biyolojik zenginlikle hiç abartısız Türkiye kıyılarının en iyi korunmuş alanlarından birini tanımlıyor. Bana göre Çanakkale’den İskenderun’a kadar kıyılarımızda betonlaşmadan en az nasibini alan bölge. Bir nevi ‘son kale’. Ancak bütün bunlar bölge için tehlike çanlarının çalmadığı anlamına gelmiyor. Turizm ve inşaat sektörünün dayanılmaz baskısı, birçok açıdan koruma altında bulunan bölgeyi tehdit eden en önemli faktör. İhracata dayalı tek tip tarım modelinin dayattığı seracılık da yöre insanının son yıllardaki en önemli eğilimlerinden biri olmaya başlayınca Kekova bölgesi için tehlike çanları çalmaya başlamış. Kapaklı, Kılınçlı ve Çevreli köyleri son on yılda adeta tarımdaki plansızlığın çarpıcı sonuçlarını yansıtan seraların istilası altında.

Antik Faktura limanındaki kaçak yapılar
1990’da doğal sit alanı ilan edilen bölgede ayrıca arkeolojik sit ve Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇK) statüleri bulunuyor. ÖÇK kurumu ile WWF arasında hazırlanan protokolle yürütülen Deniz Yönetim Planı Uygulaması (MEDPAN) Projesi, denizel biyolojik çeşitliliğin tespiti ve geleceğe aktarılmasına ilişkin önemli bir adım olarak anılabilir. Diğer yandan ÖÇK kurumunca yürütülen Karasal Biyolojik Çeşitlilik Tespiti Projesi de buna eklenebilir. Ancak 1989 yılında kurulan ÖÇK kurumunun, geçtiğimiz yıl çıkarılan kararname ile kapatılarak tüm görev ve işlemlerinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devredilmesi, bölgedeki korumacılık anlayışının geleceğine dair endişeleri arttırıyor. Bu tür endişeler pek de haksız sayılmaz aslında. Son iki yılda ÖÇK statüsü kapsamındaki Sısla, İnönü ve Fakdere koylarındaki yapılaşma girişimleri bunun en açık kanıtı. Antik çağda Antiphellos ile Aperlai arasında bir liman işlevi gören ve ‘Faktura’ iskelesi olarak anılan Fakdere koyunda inşa edilen kaçak yapılar hakkında yıkım kararı alınmasına rağmen halen yıkılmamış olması son kalenin burçlarının da zorlanmaya başlandığının işaretlerini veriyor.

*ATLAS Dergisi Temmuz 2012 sayısında yayınlanan metnin genişletilmiş halidir…

Bu yayındaki fotoğraflar: Yusuf Yavuz

© tüm hakları saklıdır

Al elmayı, ver narı…

Al elmayı, ver narı…

“Gafil olma cümle cihan bir vücut…”*

Yusuf Yavuz

Bugün sizi bir masalın içine götürüp, tam ortasında bırakmak istiyorum. Kimi zaman masalların içine dâhil olunan bir coğrafyaya. Narla incirin, kartalla ceylanın coğrafyası yalnızca masallarda kalmasın diye…

yukarı köprüçayda Kasımlar köyüne ait dağ evleriYukarı Köprüçay’da Kasımlar köyüne ait dağ evleri

DİLEKLERİN KABUL OLDUĞU ZAMANA YOLCULUK

Düşlerin sınır tanımadığı yıllarda küçük bir çocukken annem, “dileklerin kabul olduğu” bir zamandan söz ederdi. Yaşamanın direnmek olduğu bir yerde düşlerimi kamçılayan bir zaman dilimiydi bu benim için. Öyle bir zaman ki, kuşların dile gelip konuştuğu, dileyenin kuş olup uçtuğu, dileyenin sevdiğine kavuştuğu, dileyenin dilediği yerde olduğu…

YALNIZ HIZIRLARIN ZİYARET ETTİĞİ UZAK DAĞ EVLERİ

İnsanlığın masumiyet çağını andıran büyülü bir dünyaya işaret eden bu zaman diliminin bende yarattığı büyü, büyüdükçe anlam değiştirdi. Büyüdükçe anladım ki, yaşamlarının her dakikası akıp giden bir ırmak gibi zamanın içinde hareket halinde olan insanların, coğrafya karşısındaki dirençlerinin gizli gücüydü bu. Dileklerinin kabulünün, yalnızca dirençlerinin sonunda olduğunu bilmenin sessiz erdemi. Hititlerden bu yana ıssız, uzak ve yalnız yaşamanın vahşi masumiyeti. Bir başınalığın ortasında, yalnızca Hızırların ziyaret ettiği dağ evlerinin insanı çarpan gizemi. Yoksulluğun asla yoksunluğa evrilmediği, vermenin aslında almak olduğu bir gönül coğrafyası…

Masalların, Hızırların ve bilgeliğin vadisi, Yukarı Köprüçay’a götürmek istiyorum sizi…

değirmenözü köyüDeğirmenözü köyü
yalnız hızırların ziyaret ettiği uzak evlerden biriYalnız hızırların ziyaret ettiği uzak evlerden biri
yukarı köprüçayda bir dağ eviYukarı Köprüçay’da bir dağ evi

YIKIM POLİTİKALARININ SON KURBANI OLAN COĞRAFYA

Aranızda gidip göreniniz, duyup bileniniz vardır elbette. Ancak bilmeyenler için kısaca özetleyelim. Antalya, Konya ve Isparta’nın coğrafi sınırlarının kesiştiği derin bir vadi düşünün. Vadiyi çevreleyen yüksek dağlar, dağların koynunda çıkan onlarca dere, ırmak. Kapalı bir kutu gibi binlerce yılın izlerini taşıyan yaşamların sürdüğü bu büyük havza, ne yazık ki birkaç yıldır yıkım politikalarının son kurbanlarından biri haline geldi. HES’ler ve taş ocaklarıyla vahşice yayılan yıkım, Köprüçay’ın doğduğu Dedegöl Dağının eteklerinden, Akdeniz’e döküldüğü alana kadar kuşatmış durumda. Ekmeğini pekmezine, tütününü çayına denk getirip kendi kendine yeten bir yaşam süren havza insanı, göçle birlikte boşalan köylerde masalın son tanıkları olarak varlığını sürdürüyor. Bir başka deyişle zamana direniyor.

suyun gözüSuyun gözü

MUARIN GÖZÜNDE SİESTA SAATİ

Havzanın güneyinde, Antalya sınırındaki köylerden biri de Değirmenözü. Bir zamanlar köyün hemen yanı başındaki kaynaktan çıkan ve suyun gözü denilen kaynağın üzerinde çok sayıda değirmen varmış. Adını bu değirmenlerden alan köydeki geleneksel yaşam suyla iç içe. Köylülerin ‘muarın gözü’ dedikleri kaynak suyunun beslediği derenin kenarları, Anadolu’nun yaşam zenginliğinin göstergesi olarak yaz aylarında renkli görüntülere sahne oluyor. Geçmişte değirmen taşlarını döndüren buz gibi sular, bugün yaz sıcaklarında Değirmenözü köylülerinin “siesta” saatlerinin yelkovanını döndürüyor. Renkli dilleriyle suyun kıyısında yusufçuklar gibi konup kalkan köylüler.

AL ELMAYI VER NARI: TAKASLA SÜRÜP GİDEN YAŞAM

Değirmenözü tam bir nar ve incir cenneti. Yaz sonu köye yolunuz düşerse taş evlerin “yazlık” denilen balkonlarında kurumaya bırakılmış incirlerin ışıltılılar saçan ballarını görebilirsiniz. Ancak çocukluk hafızamda Değirmenözü’nden bende kalan kokulu narları. Havzanın kuzeyindeki köylerle güneyindeki köyler arasında yüzlerce yıldır sürüp giden “takas ekonomisi”nin en gözde ürünlerinden biri de nardı. Ihlamur, yün, kıl, dokuma, peynir, tereyağı, fasulye, buğday, mısır; aklınıza ne gelirse her türlü ürünün takas edilmesiyle döndürülen yaşam çarkının akıl çelen, al yanaklı güzeli…

‘DÖKMEDEN YERSENİZ CENNETE GİDERSİNİZ’

“Narı dökmeden yerseniz cennete gidersiniz” derlerdi, büyükler. Zemini kayrak taşı döşeli ocakların başında, keçi kılından dokunmuş alacalı çulların üstünde tek bir tanesini dökmeden yediğimiz narlardan sonra uykuya dalmak, cennete giden kapıyı aralamak gibiydi. Bizim köyün de (Darıbükü) narlar bol olsa da “dışarıdan” gelenler her zaman daha tatlıydı. Değirmenözü’nden, Beşkonak’tan katırlarla havzanın kuzeyindeki köylere nar ve keçiboynuzu getiren köylüler, nehrin kıyısındaki ulu çınarların altında kendilerinde olmayan ürünleri takas edip dönerlerdi. Yılanlı’nın sarı patatesi, Pazarköy’ün elması, Darıbükü’nün fasulyesi, Kasımlar’ın kirazı, Yaylabel’in keçi peyniri, Güldallı’nın dut kurusu… Yalnızca ürünler değil, dostluklar, acılar ve sevinçlerin de takas edildiği bu masal ülkesinde zaman telaşsız ve güzel akışlı suyun ahenginde akıp gidiyordu. Ancak artık suyun da zamanın da akışı değişti…

İNSAN YAŞADIĞI COĞRAFYAYA BENZER

Birkaç gün önce bölgede inşaatı süren Kasımlar Barajı ve HES projesiyle ilgili Danıştay’da görülen davanın bilirkişi incelemesine katılmak üzere Yukarı Köprüçay’daydım. Vadideki 6 köyü doğrudan etkileyecek olan projeye karşı dava açan Değirmenözü köylüleri de keşfe katılmak için gelmişlerdi. Geçmişte narla elmanın takas edildiği vadi, bu kez dayanışma ve yaşamı savunmanın takasına tanıklık ediyordu. İnsan yaşadığı coğrafyaya benzer derler. Değirmenözü köylüleri bu sözü haklı çıkarırcasına yaşam alanlarını korumak için kararlı ve inatçılar. Köylülerin pek çoğu proje için farklı düşüncelere sahip olsa da özellikle kentlerde yaşayıp, alanın değerini daha net görebilenler neleri yitireceklerini çok iyi biliyorlar. Onların bu dayanışmasına uzaklardan gelip destek verenler de var. Yürekleri Torosların dereleri için çırpınan iki güzel insan. Dileklerin kabul olduğu zamana hala inanan ve doğayla girişilen bu asimetrik savaşı doğanın kazanmasını dileyen Şafak Okdemir ve Erdal Elginöz, cümle cihanın bir vücut olduğunu bir kez daha anımsatıyorlar.

‘NAR DEĞİRMENÖZÜ İÇİN TARİHTİR’

Baraj projesiyle birlikte Değirmenözü’nün yitireceği değerlerin başında, geçmişi asırlara dayanan nar üretimi geliyor. Köylülerden birine narın önemini soruyoruz. “Değirmenözü için nar tarihtir, kültürdür” diyor. Geçmişte köydeki nar bahçelerini bir bekçi korurmuş. Hasat zamanı gelinceye kadar köylü kendi bahçesinden bile nar koparmazmış. Nar’ın köy için önemini anlatan Değirmenözü’lüler, “geçmişte narın parasal girdisi olmadı fazla ama bizde olmayan ihtiyaçlarımızı nar sayesinde ve nakit kullanmadan alabiliyorduk. Eskilerde Isparta’dan getirilen elmalarla narları takas ederdik” diye anlatıyorlar.

YANGINA SU TAŞIYAN KARINCA MİSALİ

Köylülerden pek çoğu bölgedeki HES ve baraj projesine karşı tepkili. Ancak herkesin bir koşuşturması, yaşam mücadelesi var. Kimisi de bu tepkisini kendine özgü yöntemlerle yansıtıyor. Yangına su taşıyan karınca misali, “yangını söndüremesem de hiç değilse tarafımı belli ederim” türünden… İşte o tepkilerden birinin sahibi de Habil Teke adındaki genç Değirmenözülü…

NARLI KARPUZLU HES EYLEMİ

Köyün çoğu genci gibi Manavgat’ın sahil bölgesindeki otellerde aşçılık yapan Habil Teke, ustalarından öğrendiği yöntemle HES karşıtlığını ve HES’lerin yok edeceği narlara duyduğu özlemi karpuzun üzerine işlemiş. Herkesin kendince bir sözü olmalı düşüncesiyle, eylemin yaşamın her alanına yayılması gerektiği bilinciyle köyünün değerlerini savunmanın en naif yollarından biri bu.

Değirmenözü gençleri pankart açıp HES'lere tepki gösteriyorDeğirmenözü gençleri pankart açıp HES’lere tepki gösteriyor

HERKESE YETECEK KADAR KENT, KENTLERE YETECEK DOĞA YOK

Kimi berber, kimi aşçı, kimi garson… Değirmenözü’nün gençleri içinde yaşadıkları bozuk düzenin çarklarıyla, büyüklerinden dinledikleri, kısmen de tanık oldukları; kimine eziyetmiş, çileymiş gibi gelen masalın arasındaki ayrımı çok net görüyorlar. Geçek bağımsızlığın kendi tohumunla kendi bahçende ürettiğin yaşam olduğunun farkındalar. Herkese yetecek kadar kent olmadığının, kentlere yetecek kadar doğa kalmadığının bilincindeler.

MASAL SUYUNUN HÜZÜNLÜ AKIŞI

Köprüçay, Anadolu’nun bütün suları gibi binlerce yıldır aktığı vadilerde derin izler bırakarak, taşı da insanı da biçimlendirmiş bir masal suyu. İçinden kocaman yüreklerin geçtiği heyecan dolu bu masal suyunda artık dev iş makinelerinin paletleri geziniyor. Artık Köprüçay hüzünlü akıyor. Ancak bu topraklar, bir zamanlar dileklerin kabul olduğu coğrafyanın kalbinde yer alıyor. Yalnız Hızırların ziyaret ettiği o uzak dağ evlerinde nelerin dilendiğini kim bilebilir?

*Aşık Virani

© tüm hakları saklıdır

26.07.2014

Hayıt’ım, dingin kraliçem…

Hayıt’ım, dingin kraliçem…

Hayıt’ım! Mine çiçeğim. Sen koyakları bekle, her Temmuz’da geleceğim…

Yusuf Yavuz

Yılın bu günlerine gelince çoğumuzun üzerine bir atalet çöreklenir. Temmuz, kimine göre hasatın, kimine göre emeğin, kimine de aylaklığın mevsimidir bu topraklarda. Benim içinse ‘hayıt’ mevsimidir. Hayıt canım… Hani şu Haziranda çiçeklenmeye başlayan, Temmuzla birlikte koyakları, orman kıyılarını, dere yataklarını mora boyayan dingin kraliçe! Bildiğiniz hayıt işte!

DSCF6791Kiminizin televizyonlarda ot pazarlayan bezirgânların dilinden duyduğunuz. Zakkumun yoldaşı, sakızın sırdaşı; benim derin sevdam… Her yıl olanca hayhuyun arasında dallarına doyasıya sarılamadığım, dizlerinin dibinde soluyamadığım, gecenin kuytusunda dallarının arasından yıldızlara bakamadığım güzelim.

Kaç Temmuz geçti, kaç anemondan alıp, kaç asmaya devrettin mor nöbetini? Kaç zaman oldu oturup sana yazmayalı. “Temmuz’un güzelini açıklıyorum: Hayıt” cümlesinin yeryüzüne kazındığı günden beri kaç yürek çarpması işittin yol ayrımında? Kaç dilsiz göz düştü içi har, dışı alev camlardan gövdene? Kaç morun ötesine geçtin? Ki berisini bile ayırt edememişken kararmış yürekler! Kaç yangının kıyısında kaldın? Akdeniz miydi yangın yerinde mavisini içtiğin?

Hayıt’ım! Dingin kraliçem. Derin sevdam. Varlığın, varlığıma armağan…

Çıralı ayrımı mıydı, yoksa Adrasan’ın dağ yolu muydu, Yazır yokuşu mu? Dikenli ahlatların gövdelerini ak köpüklerle delirttiği günlerde, adını andıkça Temmuz’u çağırmam. Alakır mıydı, Köprüçay mı; ellerimde kokun, ruhumda ruhun, mor gövdenden geçip gidemediğim?

Binlerce yıldır canı can bilen bu toprakların ruhu her parçalandığında, gölgesi para etmeyen her ağaç işaretlendiğinde, ıslaha kurban edildiğinde her vahşi dere; can pazarına ilk atılan sen değil misin? Sen değil misin; “makiliktir” deyip üstüne çelik paletler sürülen? Sen değil misin; coğrafyamda gelin gibi görünen?

Hayıt’ım! Mine çiçeğim. Sen koyakları bekle, her Temmuz’da geleceğim…

24.07.2014

© tüm hakları saklıdır

Demre kumsalında 5 yıldızlı barikat!

Demre kumsalında 5 yıldızlı barikat!
Demre Sülüklü sahilinde yaz başında işletmeye açılan 5 yıldızlı otel kumsalı halka kapattı…

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Demre ilçesinde bulunan ve kentin son kumul alanlarından biri olan Sülüklü sahili, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından özel bir şirkete tahsis edildi. Geçtiğimiz yıl inşaatına başlanan 5 yıldızlı otel, bu turizm sezonunda hizmete açıldı. Ancak yıllardır sıcak yaz aylarında Sülüklü kumsalından denize girerek serinleyen Demreliler, artık kumsala giremiyor. Çünkü otel işletmesi kumsalın büyük bölümünü işgal etmiş durumda. Sülüklü ve Taşdibi arasındaki geçişi sağlayan yol da araç trafiğine kapatılmış. 5 yıldızlı otelin ilçe için bir kurtuluş olacağını düşünen Demreli’ler sessizliğini koruyor ancak duruma tepki gösterenler de her geçen gün artıyor.

Antalya’nın Demre ilçesinde bulunan Sülüklü ve Taşdibi kumsalları, kentin betondan korunabilen son kumul alanları arasında anılıyordu. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı bu alanı 2004 yılı sonunda Turizm Gelişim Bölgesi ilan ederek yatırıma açtı. Bu kapsamda yapılması planlanan otellerden ilkinin inşaatına geçtiğimiz yıl başlandı. Yaz sezonu başında ‘Andriake Beachclub’ adıyla hizmete açılan otelin inşası için alanın rüzgâr erozyonundan korunması amacıyla 1950’li yıllarda devlet eliyle dikilen çok sayıda fıstık çamı ve akasya ağacı yok edildi.

demre kumulları son 35 yılda büyük oranda  tahrip edildiDemre kumulları son 35 yılda büyük oranda tahrip edildi

SÜLÜKLÜ KUMSALI BİR ZAMANLAR HALKINDI, ŞİMDİ OTELİN OLDU

Tarımla geçinen Demre halkının büyük çoğunluğu ilçelerine yapılacak 5 yıldızlı otelin işsizliğe çare olacağını, turizmi de canlandıracağını düşünüyordu. Ancak otelin hizmete girmesiyle birlikte Demrelilerin pek çoğu şoke oldu. Çünkü yıllardır sıcak yaz günlerinde özgürce serinleyebildikleri, geceyi geçirdikleri Sülüklü kumsalı otel işletmesi tarafından halka kapatıldı. İddialara göre otelin güvenlik görevlileri yurttaşların sahili kullanmasına izin vermediği için Sülüklü’nün batısındaki alan kullanılabiliyor.

demre sülüklü kumsalında otelKumul alanda inşa edilen oteller için, kumullar yanısıra çok sayıda fıstık çamı da yok edildi

Demre Sülüklü kumsalı oteller için tahrip edildiKumul alanda inşa edilen otel için çok sayıda fıstık çamı da yok edildi‘SAHİLİN HALKA KAPATILMASI ANAYASAL BİR SUÇ’

Demre’de yaşayan Emekli yurttaşlardan Süleyman Turan, Sülüklü kumsalının halka kapatılmasına tepki gösterenlerden biri. Sülüklü sahili ile Taşdibi arasındaki yolun otel işletmesi tarafından kapatılarak geçişin engellendiğini ve kumsalın bir kısmının bariyerlerle kapatıldığını dile getiren Turan, bunun anayasal bir suç olduğunu öne sürdü.

Demre’de yaşayan bir doğa dostu olduğunu ifade eden Turan, “Demre’ye ve halkına karşı işlenen bu anayasal ve insanlık suçuna dur demek için tüm doğaseverleri, insanım diyen herkesi yürek yüreğe saf tutmaya çağırıyorum” dedi.

bakanlık sülüklü kumsalında yeni oteller için tahsis yapmaya hazırlanıyorBakanlık Sülüklü kumsalında yeni oteller için tahsis yapmaya hazırlanıyor

KÜÇÜK İŞLETMELER KAPANDI, 6 YENİ OTEL YOLDA

Taşdibi mevkiinde yeni bir otelin daha temellerinin atıldığını dile getiren Turan, sahil boyunca yer alan küçük işletmelerin kapanmak üzere olduğuna dikkat çekerek, “bir süre önce inşasına başlanan yat limanı ile bölgedeki kumlar pazarlanıyor. Sahilden alınan kumlar başka bir ülkeye gönderilmek üzere iki ayrı yerde depolandı” iddiasında bulunan Turan, şunları söyledi: “Halkın bir bölümü otellerde çalışacağız düşüncesiyle mutlu görünüyor. Bu 6 yeni otelin daha yapılacağı söyleniyor. Küçük işletmelerin kapanacak olması, sahilin katledilmesi, halkın bir daha denize ulaşamayacak olması kimsenin umurunda bile değil.”

‘BURADA YAŞAYANLAR NELERİ YİTİRDİĞİNİ ANLAMIŞ DEĞİLLER’

Sülüklü’nün geçmişini bilen bir başka Demreli ise sahildeki asfalt yolun otel tarafından iş makineleriyle yarılarak kapatıldığını öne sürerek, “Bayramdan sonra burada yeni otellerin yapımına başlanacağı söyleniyor. Demreli’ler otelleri iş kapısı olarak gördü ama ilk başka işe alınan birkaç kişi yapamadığı için işten çıkarıldı ya da kendisi ayrıldı. Şimdi İngilizler ya da dışarıdan gelen başka personel çalışıyor. 5-10 Demreli de vardır çalışan, o kadar. Ayrıca bu bölgeyi temizleyen akıntının önü de liman inşaatıyla kesildi. Geçtiğimiz yıl 10-15 caretta yuvası vardı. Bu yıl hiç görmedik. Sadece bir tane kaplumbağa gördük, o da ölmüştü. Burada yaşayan insanlar neleri yitirdiklerini henüz anlamış değiller ama anlayınca iş işten geçmiş olacak” diye konuştu.

TÜRKİYE KIYILARINI 50 YILDA RANTA KURBAN ETTİ

Kıyılarını ve kumul alanlarını giderek ranta ve betona kurban eden Türkiye’nin kıyı uzunluğu bakımından 8 bin 333 kilometre ile 148 ülke arasında 31. sırada yer aldığını bir kez daha yineleyen Prof. Dr. Turhan Uslu, son 50 yılda 7 bin 487 kilometre kıyının kapılıp paylaşıldığını belirterek, “Böylece rant hırsı gelecek nesillere kıyılarda doğal bir alan bırakmayacaktır” dedi.

Sülüklü kumsalı bölgenin son bakir alanlarından biriydiSülüklü kumsalı bölgenin son bakir alanlarından biriydi

Sülüklü kumsalı otel tarafından bariyerle kapatıldıSülüklü kumsalı otel tarafından bariyerle kapatıldı

bir zamanlar halkın kullandığı sülüklü kumsalı bugün otel müşterilerine hizmet veriyorBir zamanlar halkın kullandığı Sülüklü kumsalı bugün otel müşterilerine hizmet veriyor

‘KUMUL VE ORMANLAR BELEŞ ARAZİ OLARAK GÖRÜLÜYOR’

1957 yılında 4 ayrı kum tepesine sahip olan Demre kumullarında insan kaynaklı tahribattan dolayı bugün hiç kum tepesi bulunmuyor. Gazi Ün. Fen-Ed. Fak. Biyoloji Böl. E. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turhan Uslu’nun verdiği bilgilere göre, 100’den fazla bitki türüne ev sahipliği yapan Demre kumullarının yüzde 75’i hatalı kullanım sonucu yok edildi. 1992 yılından bu yana alanda hiç yeni kum birikimi olmadığını kaydeden Uslu, “Son yıllarda kıyılarda tesis yapma söz konusu olunca, ya orman arazileri ya da kumullar devletten beleş alınacak araziler olarak görülmüştür. Türkiye, kıyılarında botanik turizmi, doğa turizmi, ekoturizm, flora turizmi, kıyı turizmi için alanlar tesis etmemiş veya ettiklerini de bilimsel olarak yönetemeyerek doğasını koruyamamıştır” görüşünü dile getirdi.

BAKANLIK DEMRE’DE ÜÇ YENİ PARSELİ DAHA TAHSİSE ÇIKARDI

Kültür ve Turizm Bakanlığı ise Demre Sülüklü ve Taşdibi sahilinde toplam üç ayrı parselin daha otel ve tatil köyü yapımı için tahsis edileceğini duyurdu. “Kamu Taşınmazlarının Turizm Yatırımlarına Tahsisi Hakkında Yönetmelik” kapsamında ülke genelindeki kamu taşınmazlarıyla birlikte tahsise çıkarılan Sülüklü kumsalında bulunan mülkiyeti Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ait olan arazide, turizm amaçlı yatırım yapmak üzere yerli ve yabancı girişimcilere tahsis edilebilecek.

21.07.2014

© tüm hakları saklıdır

İlgili haberler:
Bu yetkiler bakanlıklardan alınsın!

Demre kumsalındaki otel inşaatı kent suçudur!

Avanos’un simgesine betonarme hançeri!

Avanos’un simgesine betonarme hançeri!

Yusuf Yavuz

Nevşehir’in Avanos ilçesinde bulunan 116 yıllık tarihi taş köprünün yanı başında inşaat izni verilmesi tepkilere neden oldu. Bölgedeki sivil toplum örgütleri, kıyı kanunu ve imar kanununa aykırı olarak inşa edildiğini öne sürülen bina için yargı yoluna gideceklerini açıklarken, Avanos Belediyesi kaba inşaatı tamamlanma aşamasında olan yapı için “her şey yasal” diyor.

Avanos Belediyesi inşaatın imar planı içerisinde olduğunu belirtiyorAvanos Belediyesi inşaatın imar planı içerisinde olduğunu belirtiyor

Nevşehir’in Avanos ilçesindeki tarihi taş köprü, ilçenin simgelerinden biri. Avanos’u ziyaret eden hemen herkesin üzerinden geçtiği ve hatıra fotoğrafı çektirdiği tarihi köprü 116 yıldır yöre halkına hizmet veriyor. Ancak çevresi pek çok kez onarım ve tadilat gören taş köprü bugünlerde çirkin beton yapılarla boğulmak üzere. Tarihi köprünün hemen yanı başında inşasına başlanan bina, Avanos’un siluetini de tehdit ediyor.

tarihi köprü 116 yaşında116 yaşındaki tarihi köptü, bir zamanlar deve kervanlarını ağırlıyordu

tarihi köprü bir zamanlar deve kervanlarını ağırlıyorduSTK’LAR ‘HUKUKSUZ’, BELEDİYE ‘İMAR PLANI İÇERİSİNDE’ DİYOR

Özel bir şirket tarafından yapımı sürdürülen binanın, kıyı kanunu ve imar kanununa aykırı olduğu gerekçesiyle Avanos Belediyesi’ne başvuran yöredeki sivil toplum örgütleri, inşaatın durdurulmasını ve ardından da yıkılmasını talep ettiler. Ancak Avanos Belediyesi, iki katlı işyeri olduğu belirtilen bina inşaatının Uygulama İmar Planı içerisinde olduğu yanıtını vermesi üzerine konuyu Nevşehir Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na taşıyan sivil toplum örgütleri, Kurul’un yapı hakkında inceleme yapmasını bekliyor.

önce böyleydiÖncesi ve sonrası

sonra böyle oldu‘SİLUETİN DEĞİŞMESİ KENTE YABANCILAŞMA DUYGUSUNU ARTTIRIYOR’

Kapadokya Tarih Kültür Araştırma ve Koruma Derneği (KATED) Başkanı Mükremin Tokmak, kot farkı gözetmeksizin inşa edildiğini öne sürdüğü yapının durdurulması gerektiğini vurgulayarak, “Avanos Tarihi Kentler Birliği üyesi bir ilçe olarak Türkiye’de saygın bir yere gelmek isterken, kentin siluetinde meydana gelen bu büyük ve hızlı değişiklikler kente ve yaşam alanlarına yabancılaşma duygusunu da artırıyor” diye konuştu.

Avanos'un simgesi olan tarihi köprünün yanıbaşındaki inşaat tepki çektiYöredeki STK’lar inşaatın durdurulmasını ve yıkılmasını istiyor

Yöredeki stk'lar inşaatın durdurulmasını ve yıkılmasını istiyorMİMARLAR ODASI DAVA AÇMAYA HAZIRLANIYOR

Yöredeki sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte yaptıkları başvuru üzerine TMMOB Mimarlar Odası’nın konuyla ilgili dava açmaya hazırlandığının da altını çizen Tokmak, “Nereden bakılırsa bakılsın Avanos hem geçmişimiz, hem de geleceğimizdir. Ona sahip çıkmalıyız. Belediye başkanına oy versin vermesin, her türlü görüşten Avanoslu bu çirkin yapının kente zarar verdiği konusunda hemfikir” dedi.

© tüm hakları saklıdır

20.07.2014

Bafa için son kez çığlık attılar!

Bafa için son kez çığlık attılar!
Bu görev Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden yüz bin kez daha önemli…

Yusuf Yavuz

Aydın ve Muğla illeri sınırında bulunan Ege’nin incisi Bafa Gölü’ndeki aşırı kirlilik geçtiğimiz günlerde binlerce balık ölümüyle sonuçlandı. Yetkililerin radikal çözüm üretmemesi ise yöre halkının tepkisini çekiyor. Önceki gün Bafa Gölü kıyısında bir araya gelen yöre halkı Bafa için son çığlık eylemi düzenledi. Sanatçı-Milletvekili Tolga Çandar’dan Yatağan işçilerine kadar pek çok kişi ve kuruluşun destek verdiği eylemde Bafa’nın kurtuluşu için acil önlemler alınması istendi.

BAFA EYLEMİ5İNSAN ELİYLE CENNETE VEDA

Büyük Menderes Nehri’nden beslenen Bafa Gölü, bir zamanlar Ege’nin cennet köşelerinden biriydi. Ancak Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesinden doğan B. Menderes, geçtiği pek çok yerleşimdeki sanayi atıkları ve insan kaynaklı kirlilik yüzünden Bafa Gölü’nü adeta çöplüğe çevirdi. Bafa Gölü yakınlarındaki balık çiftlikleri ile zeytin işleme tesislerinden kaynaklanan kirlilik ise koruma altındaki göle son darbeyi vurdu. Birkaç yıl öncesine kadar içinde insanların yüzdüğü Bafa Gölü, yine insan eliyle ve göz göre göre ölüme terk edildi. Gölde yaşayan binlerce balık aşırı kirliliğe bağlı oksijensizlik yüzünden ölerek kıyıya vurdu. Bafa’nın Kapıkırı- Heraklia bölgesindeki kıyılar, aşırı yosunlaşma nedeniyle adeta bezelye çorbası görünümünde.

YATAĞAN İŞÇİLERİ BAFA’NIN ÇIĞLIĞINA SES VERDİ

İşte görenleri kahreden bu manzara karşısında yöredeki sivil toplum örgütleri ve yaşam savunucuları bir araya gelerek önceki gün Bafa Gölü kıyısında yürüyüş ve eylem yaptı. Bafa için son çığlık eylemine, Muğla, Bodrum, Milas, Kuşadası, Söke ve Yatağan’dan çok sayıda yaşam savunucusu katılırken, eyleme Muğla Milletvekilleri sanatçı Tolga Çandar ile Prof. Dr. Nurettin Demir de destek verdi. Eylemde ayrıca Yatağan işçileri de Bafa’nın son çığlığına ses verdiler. Davul zurna eşliğinde insan zinciri oluşturularak Bafa’daki kitliliğe dikkat çekilen eylem renkli görüntülere sahne olurken, konuyla ilgili TBMM’ne araştırma önergesi verileceği belirtildi.

BAFA EYLEMİ6BAFA EYLEMİ11BAFA EYLEMİ13PEK ÇOK KORUMA SIFATI VAR AMA BAFA ÖLÜYOR

Bafa Gölü ile ilgili yıllardır bilimsel çalışmalarda bulunan EKODOSD Bilim Danışmanı Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, geçmişte mülkiyeti yörede yaşayan Özbaş ailesine ait olan Bafa Gölü’nün, 1977 yılında Bülent Ecevit hükümeti döneminde kamulaştırılarak ‘1. Sınıf Sulak Alan’ ilan edildiğini ve ardından koruma altına alındığını belirterek, “Bafa Gölü çevresi, 1989 yılında 1. Derece Doğal Sit, 1994 yılında ise Tabiat Parkı ilan edildi. Kıyıdaki Heraklia ve Latmos antik kentleri de 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak koruma altına alındı. Ancak Bafa Gölü son yıllarda yasal zorunluluklara rağmen korunamadığı için kimyasal ve biyolojik kirlilikle karşı karşıya” dedi.

ÖLÜM ZİNCİRİ İNSANDA SON BULUYOR

Eylemde, Bafa Gölünü Kurtarma ve Yaşatma Platformu tarafından yapılan açıklamada ise binlerce yılda oluşan Bafa Gölü’nün can çekiştiğine işaret edilerek, şöyle denildi: “Bafa Gölü’nde yaşamın tümüyle bitmesi için önümüzde artık bin yıllar, yüz yıllar, on yıllar yok. Her yıl bahar aylarında zeytinyağı fabrikalarının karasuları, göl kıyısındaki balıkçılık tesislerinin atıkları Bafa Gölü’nü öldürüyor. Bilinçsizce kullanılan tarım ilaçlarının yağmur sularıyla göle taşınmasıyla oluşan zehirlerle Bafa Gölü her geçen saniye ölüyor. Kirli atıklarla bozulan su kalitesi nedeniyle gölde ‘alg’ denilen yosunlanmanın olağanüstü boyutlarda artması, Bafa Gölü’nü oksijensiz bırakarak başta balıklar olmak üzere sucul canlıların yüz binler, milyonlar ölçütünde öldürüyor. Ölen ve kıyıya vuran balıkları yiyen su kuşları ve diğer canlılar da ne yazık ki zehirlenip ölüyorlar. Kirlenen, zehirlenen gölün suyundan içen çevre köylerin ineklerinin sütüyle, burada üreyen sivrisineklerin, karasineklerin ısırmasıyla insanlara hastalık geçiyor. Balık ve kuş ölüleri ile kıyıya vuran alglerin çürümesiyle oluşan çok kötü koku, gölün çevresini yaşanılmaz hale getiriyor.”

YATAĞAN İŞÇİLERİ DE BAFA EYLEMİNE DESTEK VERDİ‘BAFA’YI KURTARMAK CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNDEN ÖNEMLİ!’

Bafa Gölü’nün acilen can çekişmekten kurtarılıp yeniden yaşama döndürülmesinin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden yüz bin kez daha önemli bir görev olduğuna vurgu yapılan açıklamada, “Sayın yetkililer, sayın görevliler, sayın sorumlular; artık kabul edin, bugüne dek aldığınızı söylediğiniz hiçbir önlem işe yaramadı. Bu gerçeği kabul edin. Kabul edin ki, sizlerle bundan sonra ‘çok acil olarak neler yapılabilir?’ i görüşelim, tartışalım ve ortak akılla bir yol bulalım. Bafa Gölü’nde can çekişmekte olan insanların, kuşların, balıkların ve tüm canlıların en kutsal değer olan yaşam haklarına sahip çıkmak için, yüz binlercesi, milyonlarcası ile sessizce ölmekte olan yaşamın sesi olmak için. Ay tanrıçası Selene’nin aynası kararmasın, Latmoslu çoban Endymion’ın yurdu ölmesin, Bafa Gölü yeniden yaşam bulsun” çağrısına yer verildi.

© tüm hakları saklıdır

20.07.2014

Kazdağı’nda isyan var!

Kazdağı’nda isyan var!
Hasanboğuldu’yu bir kez daha boğmak isteyenlere karşı direniş başlattılar…

Yusuf Yavuz

Batı Anadolu’nun akciğerleri sayılan Kazdağı, sayısız doğal zenginliğinin antik çağlardan bu güne önemli bir yaşam merkezi. Ancak efsanelere, öykülere, romanlara konu olan, Balıkesir ve Çanakkale illerinin bir bölümünü kapsayan Kazdağı’nın üzerinde uzun süredir karabulutlar hiç eksik olmuyor. Bin pınarlı, ak köpüklü İda’nın şifalı suları, mis kokulu çamları, köknarları uzun süredir zulmün eşiğinde. Sabahattin Ali’nin öyküleriyle ölümsüzleştirdiği destansı coğrafya, rant ve kısa vadeli kazançlar uğruna geleceğini yitirmek üzere.

Vahşi madencilik, HES’ler ve başka pek çok yıkım projesiyle can çekişen Kaz Dağı’nın çocukları, geçtiğimiz hafta sonu Balıkesir Akçay’da bir araya gelerek İda’nın bin pınarlı sularının gözyaşı olmaması için and içtiler.

KAZ DAĞI’NDAKİ YIKIMA KARŞI DİRENİŞ BAŞLATTILAR

14 Temmuz Cumartesi günü Akçay’da bir araya gelen GÜMÇED, Gençlik Muhalefeti ve yöre halkı, sloganlar ve pankartlar eşliğinde Cumhuriyet Meydanı’na kadar yürüdü. Ardından meydanda düzenlenen mitingde, Mehmetalan Köyü Muhtarı Metin Aktaş, Soma İşçisi Eren Sidal, Gençlik Muhalefeti’nden Ayşegül Uçar ve GÜMÇED Edremit Körfez Şubesi Başkanı Mehmet Akif Öznal Kazdağı’nda yapılması planlanan baraj ve HES’lere karşı konuşmalar yaptılar. Mitingin ardından sanatçılar Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun yanı sıra Grup Haziran, Heyula ve Marsis konserleri ile gece yarısına kadar süren etkinliğe, binlerce yurttaş katıldı.

BİN PINARLI İDA’NIN TÜM AKARSULARI HES’LERE KURBAN EDİLECEK

GÜMÇED Edremit Körfez Şubesi Başkanı Mehmet Akif Öznal, mitingde yaptığı konuşmada, Kaz Dağı’na dayatılan vahşi madenciliğin ardından şimdi de bölgedeki tüm akarsular üzerinde baraj ve HES projeleri ile suların ellerinden alınmak istendiğini dile getirdi.

‘TÜM CANLILARIN HAKKI OLAN SU ŞİRKETLERE KİRALANIYOR’

1/100 bin ölçekli bölge planında, 6 adet baraj, onlarca da HES projesinin öngörüldüğünü kaydeden Öznal, “yaşam kaynaklarımızın nasıl yağmalanacağını yine birileri kapalı kapılar ardında planlanıyor. Dünyanın doğal kaynakları üzerinde gittikçe büyüyen bir hâkimiyet kurma amacı güden sermaye-devlet işbirliğinin son hedefi su kaynaklarıdır. Devlet eliyle suların kullanım hakkı yarım asır gibi sonuçları kestirilemeyecek zaman dilimleri için özel şirketlere devredilmektedir. Tüm canlıların yaşam hakkı olan su sanki işletilmediği sürece boşa giden bir malmış gibi şirketlere kiralanmaktadır” görüşünü savundu.

‘PROJELERİN TOPLUMSAL ETKİLERİ DEĞERLENDİRİLMİYOR’

Baraj ve HES gibi su yapılarının gereklilik ve yararlarının açık olarak tartışılması gerektiğine işaret eden Öznal, bu projelerden etkilenecek olan halkın görüşünün alınmasını, çevresel, kültürel ve toplumsal etki değerlendirmelerinin yapılması gerektiğini kaydederek, “su yapılarının şirketlerin çıkarlarına göre değil tüm canlı yaşamın ve doğanın sürdürülebilirliği temelinde projelendirilmesi, yer seçimlerinin bu kriterlere göre belirlenmesi gerekir. Aksi durumda yöredeki yaşamın olumsuz etkilenmesi kaçınılmazdır. Bir barajın yapımı mutlaka kırsal kalkınma boyutunu içermelidir. Oysa DSİ’nin hemen hiçbir yatırımında bu yaklaşım yoktur. Bizler hiçbir ekonomik değerin insanın kültürel ve tarihi geçmişinden, doğal dengenin ve canlı yaşamın en küçük parçasından daha değerli olamayacağını düşünmekteyiz. Su yaşamın kendisidir. Suyun meta haline getirilmesi sadece insanlar için değil, doğada ki tüm diğer canlılar içinde kabul edilemez. Suya erişim tüm canlılar için kutsal bir haktır” ifadelerini kullandı.

‘DERELERİMİZİ ALMAK İSTİYORLAR, VERMEYECEĞİZ!’

Açıklamasında, Kaz Dağı’nın eteğinde kurulan Kızılkeçili köyünün özgün bir yerleşim olduğuna dikkat çeken Öznal, köyün can damarının Kızılkeçili Çayı olduğunu belirterek şunları söyledi: “Kaz Dağı’nın pınarları ile beslenip bağrındaki Hasanboğuldu, Sütüven Şelalesi ve Çağlayan gibi özellikli su oluşumları ile denize özgür akan Kızılkeçili çayı, geçtiği her yerde tüm canlılar için yaşamın kaynağıdır. 1/100 bin ölçekli bölge planında HES öngörülen, DSİ tarafından ise baraj inşa edileceği söylenen deremizi elimizden almak istiyorlar. Vermeyeceğiz. Sadece biz insanlar için değil, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, sincaplar, börtü böcek, yani suya erişim hakkı olan tüm canlılar için deremiz özgür akacak.

‘İKİNCİ KONUT ÇÖPLÜĞÜNE SU TEMİN ETMEK İSTİYORLAR’

Sahillerimizi ikinci konut çöplüğüne çeviren yanlış uygulamalara, şimdi de bu yazlık nüfusa su lazım diyerek tüm derelerimizde baraj yapıp, içme suyu temin etmek adı altında daha büyük bir yanlış eklenmek isteniyor. Bu yanlışın bedelini ne Kızılkeçili Köyü, ne Mehmetalan Köyü ne de diğer köylerimiz ödemek zorunda değildir. Ayrıca Havran Barajı’ndan Mıhlı Çayı üzerinde planlanan baraja kadar, 7 adet baraj yapımı sadece içme suyu için olamaz. Başta altın madenleri olmak üzere yörede planlanan tüm madenlere su temin etmek, bu sürecin gizlenen ve önemli bir parçasıdır kanısındayız. Bizler ne köylülerimizin, ne de yaşamı tamamlayan diğer canlıların bu bedeli ödemeyeceğini haykırıyoruz. Verilecek suyumuz yok. Ne yazlıklara ne de madenlere!

‘BARAJ VE HES’LER YAPILIRSA EDREMİT KÖRFEZİNDE NEFES ALINMAZ’

Kızılkeçili Barajı ve planlanan tüm bu barajlar yapılırsa yaratacağı mikro-klima ortamı ile bine yakın bitki çeşidine (78’i endemik) sahip Kazdağı Milli Parkı da dahil olmak üzere tüm yaşam ortamımızda ekolojik denge bozulacaktır. Özellikle astım ve kalp hastaları için doğal tedavi ortamı sağlayan, temiz ve kuru havamız, aşırı nemlilik ile bu özelliğini yitirecektir. Gözbebeğimiz kutsal zeytin ağaçlarımız olumsuz etkilenecek ve zeytinciliğimiz geriye gidecektir. Sera etkisine girmesi ile dünyanın soluk alma yeri dediğimiz Edremit Körfezi’nde nefes almak bile zorlaşacaktır.

‘DERELERİMİZDE GECE GÜNDÜZ NÖBETTE OLACAĞIZ’

Kızılkeçili Çayı’nda baraja ve HES ‘e hayır! Tamam ama sorun sadece ve ne yazık ki bu değil. Tüm akarsularımız tehlike altında ve tümünü korumalıyız. Mıhlı Çayı, Şahin Deresi, Manastır Çayı, Kızılkeçili Çayı, Zeytinli Çayı, Eybek Çayı ve tüm akarsularımızın özgür akması için mücadele etmeliyiz. Bu da örgütlü, kararlı ve kesintisiz bir mücadele ile mümkündür. Planlanan bütün baraj ve HES’lerin vahşice dayatılmasına direneceğiz. Derelerimizde gece-gündüz nöbette olacağız.”

© tüm hakları saklıdır

20.07.2014

Tek kişilik, interaktif…

Tek kişilik, interaktif…

Yusuf Yavuz

“Oturuyordum ve görünüşüm öyle korkunçtu ki, her halde hiçbir şey benden yana çıkmayı göze alamıyordu. Yakmakla daha demin kendisine bir yardımda bulunduğum lamba bile oralı olmuyordu. Sanki bomboş bir odada yanıyormuş gibi, kös kös yanıyordu. Bu durumda, tek ümidim pencere kalıyordu…”(Rilke- Malte Laudrıs Brıgge’in Notları)

Umudun, sadece sokağa açılan bir pencereden ibaret olduğu tekil hayatların, modernizmin o dikey yaşamında melodramla harmanlanıp bireycilik sosuyla sunularak, mistik bir yalnızlık halini almasıyla kendimize bakmayı unuttuk.

Seksenlerde Yeşilçam sinemasının çokça kullandığı ve sosyal içerik kaygısıyla yaratılan gizemli yalnız adam ve kadın figürünün anlaşılmazlığıyla, kendi yaşamlarımızın anlaşılmazlığı arasında bir paralellik kurmakta epey yol aldık. Yeni yolculuklara çıkacaktık ve çıktığımız yolculukların son durağı, bizi kimsenin tanımadığı yerler olacaktı. Biz de kendimizi tanımayacaktık!

Kentin, vahşi ve soğuk yaşamından kendimizi kurtaracak, ruhlarımızın derinliklerinde yatan bizi ortaya çıkaracak vahayı bulacaktık. Biraz hayalperesttik ve biraz da hayatla yaptığımız maçın rövanşına hazırlanacaktık. Kıyı kasabalarının, o salaş balıkçı meyhanelerini aradık, kırçıl sakallı balıkçıları; Macit Flordun’dan, Kadir Savun’dan, İhsan Yüce’den anımsadığımız iyi yürekli, güngörmüş ihtiyarları aradık. İyot kokusu ve balık ağlarının oluşturduğu fonda, ellerimiz cebimizde, üç günlük sakalımızla oradan geçerken “ hayrola evlat, canın sıkkın görünüyor gel şöyle yanıma otur hele” diyecek birilerini aradık. Üstümüze birden güneşten bir yorgan serilecek, balıklar mangala, rakılar bardağa doluşacaktı. Kaptanın kızına âşık olunacak, harabe kulübeler onarılacak, basma perdeli evlerde kentten ayrılırken buruş buruş ruh heybemize tıkıştırdığımız suretlerimizi tek tek ütüleyecek, mutluluğun dibini bulacaktık.

Kimsenin kimseye benzemediği kalabalık bir hayatın arasından, herkesin herkese benzediği soylu yalnızlıklara uzandık. Boyası dökülmüş bankların, plastik sandalyeli çay bahçelerinin, uzun ve amaçsız akşam oturmalarında; her karesini ezberlediğimiz bir filmin zihnimize kurduğu salıncağın ninnisiyle sallandık. Ruhumuzu kıpırdatacak rüzgâr çoktan kesilmişti ve gittikçe birbirimizi daha çok izler olmuştuk. Emel hanımın basenleri, gümüşçü kızın gizemli sevgilisi, postacının saçında gittikçe çoğalan aklar ve dövmeci gencin suratındaki faça…

Birbirimizin bütün ayrıntılarını geçen yüzyıldan kalma bir polisiye merakıyla konuşuyorduk. Ve en usta anlatıcının dilinde kusursuz bir romana dönüşüyordu sıradan hayatlarımız. Yağmurlu akşamüstlerinin saçak altı sohbetlerinde yüzümüze binlerce kez çarpan cümlelerle, sözü hızla tüketiyor; uzun uzun susuyorduk.

Tek kişilik, interaktifVe bir tek pencere kalıyordu geriye; gizemli yalnızlıklar otobanında, dünyaya açılan pencere.

Binlerce chat odası, yüz binlerce klavye ve karanlık, dipsiz bir kuyudan kendi suretimizin yansımasını çekip çıkarmaya çalıştığımız milyonlarca telaşlı parmaktık artık. Ofislerde, soğuk ve dumanlı net kafelerde, gürültülü arka sokaklarda; durmadan koşan hayatın zaman aralığından koparmaya çalıştığımız bir tutam sanal karşılık için açılan bir pencereydi hayat.

Akademisyenler, eczacılar, marangoz kalfaları, yurt kaçkını öğrenciler ve ‘nick’inin gizemine sığınmış, “ bir seksen- bir doksan” ölçülerinde hayali modeller.

Öylesine, günün sükûnet denizine atılmış taşların halkaları ve dağıldıkça belirsizleşen çizgilerdik. Kendimizle karşılaşınca, “pencereyi kapatıyorduk”

Ne Eyüp’ün kaymakçı dükkânları ne Beyoğlu’nun muhallebicileri ne de yazlık sinema önlerinin kırmızı yanaklı kalp atışları. Chat odalarında buluşuyoruz nice zamandır. Onyedi yaşında sanal ilişkilerin yorgunu bir orta yaş insanı, otuzunda çoktan ikinci bahar hülyasına kapılmış iflah olmaz bir sanal çapkın…

Boynumuza astığımız ve sayısını bizim bile unuttuğumuz “nick” lerin ağırlığında kırıldı umutlarımız. Milyon kere dileğimizi yazıp, boşluk bırakarak uçuruma attığımız ve cevabını beklediğimiz kocaman bir soru çengeli oldu hayat. Şu yanımızda oturan delikanlı, ön koltuktaki yaşlı teyze, hele şu arka tarafta konuşmak için can atan siyah kazaklı sakallı bey. Ne zamandır gözlerimiz diğerine teğet geçiyor, suretimiz bir retinaya kaydolmayalı kaç zaman oldu?

Biriktirdiğimiz o ışıklı anıların çıkınını açıp, hayatı yeniden başlatmak için daha ne kadar bekleyeceğiz?

17.11.2005

© tüm hakları saklıdır

Bakanlık ‘laubali ÇED’ sözünü haklı çıkardı!

Bakanlık ‘laubali ÇED’ sözünü haklı çıkardı!

Yusuf Yavuz

Isparta ve Antalya sınırlarında özel bir şirket tarafından yapımı sürdürülen Kasımlar Barajı ve HES Projesi’ne verilen ÇED Olumlu Kararı’na yönelik yöre köylülerinin açtığı davada, Danıştay tarafından görevlendirilen bilirkişi heyeti proje alanında incelemelerde bulundu. Davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın keşif için görevlendirdiği temsilcinin yetki belgesinin bulunmaması şaşkınlık yaratırken bakanlığı adeta şirketin avukatı savundu.

darıbükü köyü kasımlar barajının sularının altında kalacakDarıbükü Köyü, Kasımlar Barajı’nın sularının altında kalacak

kaısmlar barajı için açılan davada danıştay tarafından görevlendirilen bilirkişi heyeti proje alanında keşif yaptıKasımlar Barajı için açılan davada danıştay tarafından görevlendirilen bilirkişi heyeti proje alanında keşif yaptı

YILAN HİKÂYESİNE DÖNEN BARAJ DAVASINDA BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ

Isparta ve Antalya sınırlarında, Yukarı Köprüçay Havzası’nda yapımı sürdürülen Kasımlar Barajı ve HES Projesi için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Temmuz 2012’de ÇED Olumlu Kararı verdi. Ancak Bakanlığın verdiği ÇED Olumlu kararı, biyolojik çeşitlilik açısından oldukça zengin olduğu belirtilen bölgenin değerlerini yansıtmadığı eleştirilerine neden oldu. ÇED Dosyasını değerlendiren Prof. Dr. Ali Demirsoy, “bu denli laubali bir ÇED ile HES yapılıyorsa yazık bu ülkeye” ifadelerini kullanmıştı. Bunun üzerine yöre köylüleri ÇED Olumlu Kararı’nın iptali istemiyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na karşı Isparta İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Isparta İdare Mahkemesi ise 2012 Eylül’ünde açılan dava için hangi ilin mahkemesinin yetkili olduğunun belirlenmesi için yetkisizlik kararı alarak dosyayı Danıştay’a gönderdi. Ancak Danıştay, Isparta İdare Mahkemesi’nin kararını, eksik imza ile alındığı gerekçesiyle geri gönderdi.

KÖYLÜLER DAVA AÇTI, MUHTARLAR BAKANLIĞI TUTTU

Köylülerin projenin çevreye ve yaşam alanlarına vereceği olumsuz etkilerden endişe ederek açtığı davanın dosyası yargı kurumları arasında gidip gelirken 2012 sonunda baraj inşaatı başladı. Projeden etkilenecek 5 köyün muhtarı ile bir belediye başkanının davada Bakanlık yanında müdahil olması ise şaşkınlık yaratmıştı. Muhtarlar, davaya müdahil olma gerekçesi olarak da projenin çevreye bir zararının olmayacağını ve işsizliği önleyeceğini öne sürmüşlerdi. İşte iki yıldır yılan hikâyesine dönen o davada nihayet bilirkişi incelemesi yapıldı. Danıştay 14. Dairesi’nin doğrudan üstlendiği davada, inşaat çalışmalarının büyük bölümü tamamlanan proje alanında bilirkişi incelemesi yapıldı.

darıbükü köyünün büyük bölümü sular altında kalacakDarıbükü Köyü’nün büyük bölümü sular altında kalacak

Alanda yürütülen envanter çalışmasıAlanda yürütülen envanter çalışması

BAKANLIK GÖREVLİSİNİN YETKİ BELGESİ YOK

Davacı köylüler ve avukatlarıyla, ilgili şirket yetkilileri ve avukatları keşif için Darıbükü köyündeki baraj şantiyesi alanında bir araya geldi. Ancak davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın görevlendirdiği yetkilinin yetki belgesinin bulunmadığı anlaşılınca, keşif sırasında bakanlık kendini savunamamış oldu. Bakanlığı adeta şirketin avukatı savunmuş oldu. Keşif heyeti, barajın suları altında kalacak olan Darıbükü köyünden başladığı inceleme gezisini, Kasımlar ve İbişler köylerindeki inşaat ve şantiye alanlarının ardından Antalya sınırlarındaki Değirmenözü köyünde tamamladı.

AVUKAT TUNCAY KOÇ: ‘ÇED RAPORUNDA İNSAN YOK’

Baraj şirketinin avukatı ÇED raporundaki eksikliklerle ilgili iddiaları yalanlarken köylülerin avukatlarından Çevre ve Ekoloji Avukatları Grubu (ÇEHAV) üyesi Yakup Şekip Okumuşoğlu ise rapordaki çarpıklık ve çelişkilere dikkat çekti. Köylülerin bir diğer avukatı Tuncay Koç ise baraj projesinin baştan hatalı olduğunu savunarak, zamanla yapılan kimi değişikliklerin projeye eklenmediğinin anlaşıldığını söyledi. 6 köyün etkileneceği 17 kilometrekarelik alanı kapsayan projeyle ilgili ÇED Raporunda insan unsuruna yer verilmediğini dile getiren Koç, evleri su altında kalacak olan köylülerin geleceğine ilişkin bir bilgi bulunmadığını da sözlerine ekledi.

Davacı Değirmenözü köylüleri ile davaya bakanlıktan yana müdahil olan köy muhtarları arasında kısa süreli tartışmaların yaşandığı keşif olaysız biçimde sona ererken, gözler bilirkişi heyetinin hazırlayacağı raporların ardından kararını verecek olan Danıştay’a çevrildi.

Kasımlar Barajı'nın suları altında kalacak olan Darıbükü köyünde bahçeler son kez ekildiKasımlar Barajı’nın suları altında kalacak olan Darıbükü köyünde bahçeler son kez ekildi

darıbükü köyünde baraj suları altında kalacak olan bahçeler son kez ekilmiş

BARAJ YAPILACAK ALAN ENDEMİK TÜR ZENGİNİ

Yaklaşık yüzde 70’lik kısmı orman alanı olan Kasımlar Barajı ve HES Projesi, yol, enerji nakil hattı, tünel ve kanal inşaatlarıyla on binlerce ağaç kıyımına neden olacak. ÇED raporunda yeterince yer verilmediği öne sürülen alandaki biyolojik çeşitlilik konusunda ise yeni veriler ortaya çıktı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından ülke genelinde yürütülen biyoçeşitlilik envanteri çalışmaları kapsamında alanda yapılan arazi incelemelerinde, projenin kapsadığı alanın yumrulu ve soğanlı bitkiler açısında zengin, endemizm oranının ise oldukça yüksek olduğu tespit edildi. Orman ağaçlarının iyi gelişim gösterdiği belirtilen alanın kapalılık derecesinin yüzde 98-100 olduğu noktalardaki temiz hava sahalarının önemine işaret edilirken proje alanında bölgeyi bilen akademisyenler tarafından yeniden inceleme yapılması gerektiğine dikkat çekiliyor.

17.07.2014

© tüm hakları saklıdır

İlgili haber:
Ali Demirsoy: ‘Bu rapor değil, maskaralıktır. Yazık bu ülkeye’
http://www.odatv.com/n.php?n=bu-rapor-degil-maskaraliktir-1101121200

“İki Ağaç İçin” (Elmalı Olayları)

“İki Ağaç İçin” Elmalı Olayları’na ışık tutuyor…
18 Haziran Çarşamba 2014

İki Ağaç İçin’in bu bölümünde Gazeteciler Yusuf Yavuz ve Pelin Gel Ağan, yakın dönem Türk siyasi tarihinde teoriyle pratiğin bir araya geldiği, öğrenci hareketiyle köylülerin ilk kez buluştuğu 1967-1968 yıllarını kapsayan bir dönemde yaşanan Elmalı olaylarını ekrana getiriyor.

Bundan 47 yıl önce Antalya’nın Elmalı ilçesine bağlı Bayralar, Karamık, Sarılar, Taşağıl, İslamlar, Eymir, İmircik, Yuva ve Beyler köylerinde köylü ile toprak ağaları arasında yaşanan olaylar tarihe Elmalı Olayları olarak geçti. Toprak ağaları ile köylü arasındaki sorun neydi? Neler yaşandı?

KÖYLÜNÜN ASKERİ ÖĞRENCİ

Deniz Gezmiş’in savunmasında geniş yer bulan, Sinan Cemgil’in Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) istifa etmesine, Can Savran’ın uğrunda ölmesine neden olan Elmalı olayları; Bülent Ecevit’in siyasi yaşamında bir sıçrama tahtası olan ünlü ‘Toprak işleyenin, su kullananın’ sloganının doğumuna da sahne olmuştu. İşte, olayların odağındaki öğrencilerle yaşananlar, hukukçular ve köylülerin anlatımlarıyla Elmalı Olayları 47 yıl aradan sonra İki Ağaç İçin’de…

“İki Ağaç İçin” Elmalı Olayları bölümünün tamamını bağlantılardan izleyebilirsiniz:
1. bölüm

http://www.kanalvip.com.tr/programlar/iki-agac-icin/iki-agac-icin-25-haziran-2014—1-.html

2. bölüm

http://www.kanalvip.com.tr/programlar/iki-agac-icin/iki-agac-icin-25-haziran-2014—2.html

İlgili Yusuf Yavuz haberi:

1968 Elmalı Ovası’nda Devrim Günleri
Deniz Gezmiş’in savunmasında geniş yer bulan, Sinan Cemgil’in TİP’ten istifa etmesine, Can Savran’ın uğrunda ölmesine neden olan Elmalı olayları; Bülent Ecevit’in siyasi yaşamında bir sıçrama tahtası olan ünlü ‘Toprak işleyenin, su kullananın’ sloganının doğumuna da sahne olmuş. İşte arazi sahipleri, olayların odağındaki öğrenciler, hukukçular ve köylülerin anlatımları ve ilk kez yayınlanan fotoğraflarla Elmalı ovasında devrim günleri…

Yusuf Yavuz yazdı, tıklayınız

© tüm hakları saklıdır

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 445 takipçiye katılın