Atalarımıza göre 16 kat daha yıkıcıyız!

Atalarımıza göre 16 kat daha yıkıcıyız!

Yusuf Yavuz

Çevre, enerji ve istatistik gibi alanlarda önemli çalışmaları bulunan nükleer fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan, dünyada hızla artan nüfusun 2050 yılında 10 milyara, Türkiye’de ise 100 milyona dayanacağını belirterek, “Gezegen üzerinde 200 bin yıldan bu yana yaşamış olan tüm insanların yaklaşık on altıda biri şu an yaşıyor durumda. Ancak gezegene etki derecesine bakacak olursak, şimdiki insan tüketim ve çevreyi tahrip etkisi bakımından, 50 yıl önceki insana kıyasla 2 kat, 2 bin yıl önceki insana kıyasla 16 kat daha ağırlıklı etkiliyor. Gezegen buna fazla dayanamayacak ve er geç sırtındaki yükü atacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

prof. dr. d.ali ercanDÜNYA NÜFUSU 10 MİLYARA, TÜRKİYE İSE 100 MİLYONA KOŞUYOR
Dünyadaki nüfus artışına parallel olarak tüketim ve çevre tahribine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme yapan nükleer fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan, beklenenden daha hızlı artış gösteren dünya nüfusunun bu hızda devam etmesi halinde 2050 yılında 10 milyar, Türkiye’deki nüfusun ise 100 milyon sınırına dayanacağına işaret etti. Çevre, enerji ve istatistik gibi konularda önemli çalışmalarda bulunan Ercan, dünyadaki ortalama insan ömrünün son elli yılda 20 yıl artış göstererek 48’den 68 yıla çıktığına dikkat çektiği değerlendirmesinde, ortalama insan ömrünün 2050’ye dek 75’e, 2100’de ise 85 yıla çıkabileceğinin tahmin edildiğini kaydetti.

TÜRKİYE’Yİ GÜNDE ORTALAMA 4 BİN ÖLÜM BEKLİYOR!
Bugünkü nüfus artış hızının binde 11 civarında olduğunu vurgulayan Ercan, dünya nüfusunun günde yaklaşık 200 bin, ortalama yaşam süresi 61 olan Türkiye’de ise 2 bin arttığını belirterek, “nüfus artışını dizginlemek konusunda hiçbir ciddi girişim yok. Dünya devlet yöneticilerinde sanki ‘elle gelen düğün bayram’ yaklaşımı hâkim. Oysa bu pervasız gidişle 2050-2100 arasındaki afetler zinciri dünya nüfusunu 10 milyardan 2-3 milyar düzeyine indirgeyecek gibi görünüyor. 50 yılda 7-8 milyar insanın yeryüzünden silinişi demek, açlık, susuzluk, salgın hastalıklar, terör vb. nedenlerle her gün yaklaşık 400 bin kişinin ölümü demektir; bu durumda Türkiye’nin payına da günde ortalama 4 bin ölüm düşecektir” dedi.

‘BİLİNÇSİZ İNSANOĞLU KIRMIZIÇİZGİYİ AŞTI’
Sıcakkanlı canlıların yaşama geçtiği son 200 milyon yıllık evrede, atmosferdeki CO2 erişimi 300 ppm düzeyini ve ortalama yüzey sıcaklığının da 17 C dereceyi hiç aşmadığına dikkat çeken Ercan, “Bilinçli sandığımız insanoğlu bu kırmızıçizgiyi aşmayı becerdi. Şu anda CO2 derişimi 400 ppm oldu; ortalama sıcaklık ise 16 dereceye doğru tırmanıyor. 2100 yılına dek 2 derecelik bir artış geriye dönüşü mümkün olmayan bir sera etkisini tetikleyebilir ve dünya uzun vadede Venüs gibi ‘yaşam düşmanı bir gezegen’ durumuna dönüşebilir. Milyonlarca yıl önce ortalama sıcaklığı 56 derece olduğu ve sera etkisi sarmalına girdiği düşünülen Venüs’ün yüzeyinde, bugün Kurşun, kalay, çinko gibi madenleri bile eritecek yükseklikte (460 derece ) sıcaklık var; yani mutlak yaşam düşmanı bir ortamdır Venüs” ifadelerini kullandı.

MİLAT BAŞLANGICINDA DÜNYA NÜFUSU 100 MİLYONDU
İnsansı atalarımızın evriminin 2 milyon yıl kadar geriye gitmesine karşın, taksonomik adıyla Homo-Sapiens olan ve ateşi kontrol eden, alet yapan akıllı insanlar olarak anılan gerçek atalarımızın sahneye çıkışının sadece 200 bin yıl kadar önceye dayandığını dile getiren Prof. Dr. D. Ali Ercan, değerlendirmesinde ayrıca şunları kaydetti: “son 200 bin yılda toplam 120 milyar insanın bu gezegen üzerinde yaşamış olabileceğini hesaplayabiliyoruz. Takvim başlangıcı olarak alınan milat noktasında (İsa’nın doğumu) Dünya nüfusu yaklaşık 100 milyon yordanıyor. 1 Milyon nüfus sınırı da herhalde MÖ 5000’de aşılmıştır. Başlangıçta belki birkaç yüz bin olan Homo Sapienslerin 200 bin yılda ancak 100 milyon rakamına ancak erişebilmesi ortalama yıllık nüfus artış hızının yüz binde 5 ten küçük olduğunu, milattan önceki son 5 bin yılda ise olsa olsa binde 1 civarında olduğunu gösteriyor. Bir başka ifade ile insan türü on binlerce yıl boyunca çok zor yaşam koşulları altında, adeta bıçak sırtında, yaşayarak, türün devamını sağlayabilmiştir. Ortalama yaşam süresinin 30 yıl civarında olduğu bu uzun dönemlerde kadın başına ortalama çocuk sayısı herhalde 2,05’ i geçememiştir. (Doğan çocukların belki yarısı 1 yaşına gelmeden ölüyordu.) Dolayısıyla, dinlerin olabildiğince çok çocuk doğurmayı kutsallaştırması, türün devamı bakımından gayet anlaşılır bir davranıştır.

header0-14068056171950-2000 ARASINDAKİ ELEKTRONİK ÇAĞ’DA NÜFUS PATLADI
Son 2 bin yıl içerisinde dünyada yaşamış toplam insan sayısını yaklaşık 20 milyar olarak hesaplıyoruz. Eskiye kıyasla 20 defa daha yüksek bir nüfusun varlığı yaşam koşullarının insan lehine çok değişmiş olduğunu gösteriyor. Ortalama yaşam süresi de 30 dan 40 doğru yükselmiştir. Gerçekten de ateşin kullanımı, (besinlerin pişirilmesi) hayvanların (köpek, at, koyun, sığır…) ehlileştirilmesi, tarım, tekerleğin kullanılarak uzak mesafelere erişim (kitlelerin birbirinden uzakta bulunuşu salgın hastalıklarda bir seferde büyük miktarlarda kıyımı önleyen) olanağı, sabunun icadı, güvenli barınaklar, aletlerin yapımı vs. vs. yaşam koşullarını iyileştirmiş, dolayısıyla nüfusun belirgin şekilde artışına neden olmuştur. Milatta 100 milyon olan nüfus 1800’lerde 1 milyar sınırını aştı. Ortalama yaşam süresinin yaklaşık 40 yıl olduğu bu dönemde yıllık nüfus artış hızı ortalama binde 1,3 oldu; çok yüksek değil ama yine de milat öncesine kıyasla hayli yüksek bir rakam. 14. Yüzyıldaki büyük veba salgını önemli bir kırılma yarattıysa da nüfus gelişimi devam edebildi. 1800 sonrası ‘Endüstri Çağı’ denen bir döneme girdi insanlık ve nüfusta ‘patlama’ başladı. 1800-1950 arası yıllık nüfus artış hızı binde 6 ve ‘Elektronik Çağ’ denen 1950-2000 arasında da rekor seviyede, binde 20 oldu. 2000 sonrası nüfus artış hızında bir azalma olduğu görülüyor. Bu gün için dünya nüfus artış hızı binde 11’e doğru gerilemiş durumda. Türkiye’de de 1970’lerde binde 25’e kadar yükselmiş olan yıllık nüfus artış hızı, 2014 itibariyle binde 11 e doğru gerilemiş durumda.

ATALARIMIZDAN 16 KAT DAHA TAHRİPKÂRIZ, GEZEGEN BUNA DAYANAMAZ
Bugün dünya nüfusu 7,2 milyarı aşmış durumda; yani gezegen üzerinde 200 bin yıldan bu yana yaşamış olan tüm insanların yaklaşık on altıda biri şu an yaşıyor durumda. Ancak Gezegene etki derecesine bakacak olursak, şimdiki insan tüketim ve çevreyi tahrip etkisi bakımından, 50 yıl önceki insana kıyasla 2 kat, 2 bin yıl önceki insana kıyasla 16 kat daha ağırlıklı etkiliyor. Gezegen buna fazla dayanamayacak ve er-geç sırtındaki yükü atacaktır.”

31.08.2014

© tüm hakları saklıdır

Sular ve kuşlar çekildi, cennet ineklere kaldı!

Sular ve kuşlar çekildi, cennet ineklere kaldı!

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Eğirdir ilçesinde bulunan ve çok sayıda kuş türüne ev sahipliği yapan Boyalı Kuş Cenneti, ilgisizlik ve hatalı kullanım yüzünden inek cennetine döndü. Bir yıl öncesine kadar yaz aylarında bile sularla kaplı olan alanda bugün inekler otluyor. Eğirdir Gölü’nün can damarlarından biri olan Boyalı Sulak Alanı’yla ilgili yıllardır uyarılarda bulunduklarını dile getiren Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, “alanda bulunan işlevini yitirmiş kamışlıkların kontrollü biçimde temizlenmesi gerekiyor. Dengesiz çoğalan kamışlar bir nevi kurutma kâğıdı işlevi görüyor. Bu yüzden su seviyesinde büyük düşüş var. Boyalı, Eğirdir Gölü kıyısında karasallaşan alanların başında geliyor. Acilen önlem alınmazsa bu alanı sonsuza kadar kaybedeceğiz” uyarısında bulundu.

Yard. Doç. Dr. Erol Kesici Boyalı kuş cenneti için önlem alınmasını istediSULAR ÇEKİLİNCE BOYALI KUŞ CENNETİ İNEK CENNETİ OLDU!
Türkiye son yılların en kurak yazını yaşıyor. Barajlardaki su seviyeleri görülmemiş ölçüde düştü, nehirler ve göller kuruma belirtisi gösteriyor. Ancak yaşamın sürekliliği açısından oldukça önemli olan sulak alanların durumu daha da içler acısı. Isparta’nın Eğirdir ilçesinde bulunan Boyalı Kuş Cenneti de yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalan sulak alanlardan biri. Geçtiğimiz yıla kadar onlarca kuş türünün yaşam alanı olan Boyalı’da bugünlerde inekler otluyor.

Yard. Doç. Dr. Erol KesiciYARD. DOÇ. DR. KESİCİ: ‘İLGİSİZLİK YOKOLUŞA ZEMİN HAZIRLIYOR’
Alandaki sular giderek çekilince Boyalı’yı terk eden kuşlar yerlerini ineklere bırakmış. Bölge sakinlerinin piknik alanı olarak da kullandığı Boyalı’daki yoğun kirlilik, etrafa ağır bir kokunun yayılmasına neden oluyor. Sulak Alan olarak koruma altında bulunan Boyalı’daki denetimsizliğin ve ilgisizliğin alanın yok oluşuna zemin hazırladığını dile getiren Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Eğirdir Su Ürünleri Fak. Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, korumanın yalnızca tabela dikmekle olmadığını belirterek, “bölgede bulunan su ürünleri araştırma enstitülerinin görevleri yalnızca göllerdeki kaçak balık avcılığıyla ilgilenmek olmamalı. Olmayan balıklarla ilgili çalışmalar yapmak yerine göl için yaşamsal önemde olan sulak alanlardaki değişimleri yakından izlemeliler” görüşünü savundu.

Boyalı kuş cenneti 2012 yazında böyleydiBoyalı kuş cenneti 2 yıl önce

Boyalı kuş cenneti 2 yıl önce Boyalı kuş cenneti  2014 yazında bu hale geldiBoyalı kuş cenneti 2014 yazında bu hale geldi

Boyalı kuş cenneti bugün (2)

‘ALAN HIZLA KARASALLAŞIYOR, KONTROLLÜ TEMİZLİK YAPILMALI’
Boyalı Kuş Cenneti’nin giderek karasallaştığı yolundaki uyarılarını yıllardır yinelediğinin altını çizen Kesici, “Boyalı, Eğirdir Gölü kıyılarında hızla karasallaşan alanların başında geliyor. Bunun nedeni ise alandaki kamışların işlevini yitirdikten sonra temizliğinin yapılmaması. Kamışlar sulak alanlar için çok önemli bir yaşama ortamı sağlıyor ancak denge bozulduğunda kurutma kâğıdı işlevi gören kamışlar alanı hızla karasallaştırıyor. Bu nedenle gölün hem Gelendost tarafında hem de Boyalı tarafındaki işlevini yitiren kamışların acilen kontrollü biçimde temizlenmesi gerekiyor. Aksi durumda karasal bitkiler hızla alanı istila edecek, kuş türleri bölgeyi terk edecek ve Boyalı Kuş Cennetini sonsuza kadar kaybedeceğiz” diye konuştu.

‘İNSANLAR STRESLERİYLE BİRLİKTE PİSLİKLERİNİ DE ATIYORLAR’
Boyalı Kuş Cennetinin ineklerin otladığı bir meraya dönüşmesindeki diğer nedenlerinin de kuraklık ve hatalı su ve saha kullanımı olduğuna işaret eden Kesici, “ancak buradaki sorun sadece mevsimsel olarak bu aylarda ortaya çıkan bir kuraklık değildir. Rekreasyon alanı olarak da kullanılan Boyalı Kuş Cenneti, insanların stresiyle birlikte pisliklerini de attığı bir yere dönüştü. Bu tür alanların nasıl kullanılacağı yasalarda, özel hükümlerle belirlenmiştir. Burası piknik alanı değildir. Alana otomobil girişine izin verilmemeli. Kıyı ve sucul biyolojik çeşitlilik açısından Eğirdir Gölü’nün en değerli alanı olan bu bölgede acilen koruyucu önlemler alınması gerekiyor” dedi.

Fotoğraflar: Yusuf Yavuz

© tüm hakları saklıdır

Onlar son kalbur ustaları

Onlar son kalbur ustaları

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Gönen ilçesine bağlı Gölbaşı köyünde yaşayan Ayşe ve Doğan Taşkın, Türkiye’de yaygın olarak yalnızca bu bölgede yetişen kasnak meşesinden elde edilen elek ve kalbur yapımını sürdüren son zanaatkârlar. Yakın zaman öncesine kadar her evin ihtiyacı olan elek, kalbur ve holus gibi aletlerin yapımını yetiştiremediklerini söyleyen aile, teknolojiye yenik düşen binlerce yıllık mesleğe sahip çıkılmasını istiyor.

Ayşe ve Doğan Taşkın son kalbur ustalarıKIRSAL YAŞAMDA KIŞ HAZIRLIKLARI BAŞLADI
Tarımsal üretimin belirleyici olduğu kırsal alanda yılın bugünlerinde kış hazırlıkları da başladı. Endüstriyel gıdaların giderek yaşamın tümüne hâkim olmaya başlasa da, nohut, fasulye, bulgur ve tarhana gibi yöresel tahıl ürünleri halen kışa hazırlanan gıdaların başında geliyor. Binlerce yıldır tahıl ürünlerinin ayrıştırılmasında kullanılan elek ve kalbur gibi araçlar türkülere konu olmasının yanında, neredeyse her evin en temel ihtiyacı olarak anılıyordu. Ancak bu köklü zanaatın son temsilcileri teknolojiye yenik düşen mesleklerine sahip çıkılmasını istiyor.

GELENEKSEL PAZARLARA SON KEZ ÇIKAN KALBUR USTALARI
Isparta’nın Gönen ilçesine bağlı Gölbaşı köyünde yaşayan Ayşe ve Doğan Taşkın, elekçilik olarak anılan mesleğin son temsilcileri. Evlerinde ürettikleri elek, kalbur ve holus gibi eleme araçlarını, Isparta ve Burdur’un ilçe ve köylerinde kurulan geleneksel pazarlarda 5 ila 8 lira arasında değişen fiyatlara satan Taşkın ailesiyle güz aylarında her Pazar günü kurulan Eğirdir’deki 800 yıllık tarihi Pınar Pazarı Panayırı’nda konuştuk.

ESKİDEN SIRIMLA YAPILIYORDU, ŞİMDİ TELLE
Pınar Pazarı’nda iki ayrı tezgâh kurduklarını anlatan 45 yaşındaki Ayşe Taşkın, aslen Finike Turunçovalı olduğunu ve Gölbaşı’na gelin olarak geldiğini belirterek, “burada eşimle birlikte elek-kalbur yapıp satıyoruz. Geçmişte deriden elde edilen sırımlarla yapılıyordu kalburlar. Ama şimdi tel kullanılıyor. Sırım kalburlar antika oldu. Böyle giderse elek-kalbur işi de bir süre sonra bitecek. Biz bu işi sağlığımız el verdiğince yapmak istiyoruz” dedi.

Ayşe Taşkın tarihi pazarlarda satış yapmaya çalışıyorSACAYAĞINDAN YEL BİLEZİĞİNE YOK OLAN HALK KÜLTÜRÜ
Basının demirci ustası olduğunu anlatan Ayşe Taşkın, “köyleri dolaşır ihtiyaç olan aletleri yapardı. Sacayağı, maşa, hamur kazıyıcı vs. Gümüşten kadın ve erkeklerin kullandığı ‘yel bileziği’ denilen bilezikleri de yapardı. Ben de babama yardım eder, körük çekerdim. Bölgenin pek çok köyünü bu vesileyle gezdim. Babam ölünce bu işi yapan da kalmadı. Elmalı ovasında nohut yoldum, elma topladım, Finike’de portakal topladım. Çocukluğumdan bu yana çalışıyorum. Ancak artık birçok hastalıkla boğuşuyorum. Buna rağmen çalışmak zorundayım” diye konuştu.

GÖL UÇTU GİTTİ, SEPET ÖRÜCÜLÜĞÜ BİTTİ
Doğduğundan bu yana bu işle uğraştığını anlatan 51 yaşındaki Doğan Taşkın da babası ve dedesinin de bu işi yaptığını dile getiriyor. Geçmişte Burdur Gölü’nün kıyısında yer alan Gölbaşı köyünde yetişen sorgun ağaçlarının çubuklarından sepet örücülüğü de yapıldığını söyleyen Taşkın, “eskiden çok ağaç vardı, şimdilerde kanallar açıldı, ağaçlar da yok oldu, sepet örücülüğü de. Göl ile köyümüzün arasında bir yol vardı. Göl şimdi uçtu gitti. Göle ulaşmak için en az iki saat yürümek gerekir” dedi.

Ayşe Taşkın Finike'den Gölbaşı'na gelin geldiğini söylüyor‘ELEKÇİLİK TEKNOLOJİYE YENİLDİ, MESLEĞE SAHİP ÇIKILSIN’
Holus’un nohut ve fasulye, kalburun ise bulgur elemek için kullanıldığını anlatan Taşkın, “elek ise un ve tarhana elemek için kullanılıyor. Bölgede Gölbaşı’ndan başka bu işi yapan köy yok. Elek, kalbur ve holus adı verilen eleme aletleri yapmayı halen sürdürüyoruz. Ürettiğimiz elekleri Isparta ve Burdur’un köylerinde, pazarlarda satıyoruz. İşler biraz kötü. Sabahtan beri sadece bir tane holus satabildim. Geçmişte elek yapmaya yetişemiyorduk. Çok talep vardı. Patozlar da çıkınca üretim araçları değişti, elekçilik teknolojiye yenik düştü. Oysa bu eleme aletlerinin en az iki üç tanesi her eve mutlaka ihtiyaçtı. Kimi zaman mevsimlik tarım işçiliği yapıyoruz. Gücümüzün yettiği kadar çalışıyoruz. Bu işin devam etmesi için mesleğe sahip çıkılmasını istiyoruz” diye konuştu.

ISPARTA’DAKİ KASNAK MEŞESİ ORMANI KORUMA ALTINDA
Doğan ailesi elek yapımı için gerekli malzemeleri Isparta’daki dükkânlardan temin ettiklerini söylüyor. Elek ve kalbur gibi aletlerin yapımında da kullanılan kasnağın yanı sıra fıçı ve çamaşır teknesi gibi araçların yapımında kullanılan ‘kasnak meşesi’, dünyada nadir olarak bulunan türler arasında anılıyor. Türkiye’de en yaşlı ve en geniş yayılış gösterdiği saha olarak bilinen Isparta’nın Eğirdir ilçesine bağlı Yukarı Gökdere köyü yakınlarındaki kasnak meşesi ormanı, ‘Tabiatı Koruma Alanı’ olarak koruma altında. Kasnak meşesi ve elekçilik mesleği, dengeli ve kontrollü kullanımla doğal varlıkların binlerce yıldır gündelik yaşamı ne denli kolaylaştırdığının güzel bir örneğini oluşturuyor.

30.08.2014

© tüm hakları saklıdır

30 Ağustos Gecesinde – Nazım Hikmet Ran – Kuvâyi Milliye / Destanı

26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR VE İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ’E BAKAN NEFER

Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe’den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan
balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir,
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.

Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp, gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan’dan önce
ve Seferberlik’ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken
Manisa’da geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.

DSCF0443

Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: ‘Üç’, dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

DSCF0444

Saat 3.30.

Halimur – Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu
mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona ‘Deli Erzurumlu’ derdiler. Yedinci Mehmet oğlu Osman’dı.
Çanakkale’de, İnönü’nde, Sakarya’da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.

DSCF0445

Saat: 4

Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.

On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat: 4.45.

Sandıklı civarı.

Köyler.

Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük…

İkinci Süvari Fırkası’ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında,
düşman elinde kalan bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak sökecek.
‘Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’
Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci,
uzunu, Darülmuallimin mezunu Nureddin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:

— Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın ‘Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.
‘Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
‘Kim bilir belki yarın…’

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan’ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu:

— Saat kaç?

— Beş.

— Yarım saat sonra demek…

98956 tüfek ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için
ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu’lar baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık,
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nureddin Eşfak baktı saatına:

— Beş otuz…
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz…

DSCF0446

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.

Esirler arasında General Trikopis: alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk firenk uşağı…

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak’ın ayağı.
Nureddin dedi ki:
‘Teselyalı Çoban Mihail,’

Nureddin dedi ki:
‘Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni…’

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir’e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.
Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken
kederinden yüzlerini toprağa döndüler.

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
‘Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim…’

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır…

Kuvâyi Milliye/Destanı
Nazım Hikmet Ran

Çizgiler: Nuri Kurtcebe (Büyük Taarruz-Cumhuriyet yayınları, 2008)

Yaşam için direnen Köroğlu’nun torunları kazandı!

Yaşam için direnen Köroğlu’nun torunları kazandı!

Yusuf Yavuz

Bolu’nun Mudurnu ilçesine bağlı Yeniceşıhlar köyünde özel bir şirket tarafından açılan taş ocağına karşı günlerce direniş eylemi yapan köylülere mahkemeden sevindirici haber geldi. Yeniceşıhlar köylülerinin, su kaynakları, tarım alanları ve doğal dokuya zarar vereceği iddiasıyla 98 hektarlık alanı kapsayan taş ocağına karşı açtıkları davayı gören Sakarya 2. İdare Mahkemesi, itiraz yolu kapalı olmak üzere yürütmeyi durdurma kararı verdi.

yeniceşıhlar köyünde çalışan iş makin eleri tepki çekti Yeniceşıhlarlı kadınlar yaşam nöbetinde Yeniceşıhlar tarım ve hayvancılıkla geç imini sağlayan bir köy köylülerin eylemine zaman zaman jandarma m üdahale ettiŞİRKET ZARARI YOK DEDİ, KÖYLÜLER GÜNLERCE DİRENDİ
Yeniceşıhlar köylüleri, içme suyu kaynağının yanısıra tarım alanları ve doğal dokuya zarar vereceği endişesiyle yeşillikler içerisindeki köylerinde açılan taş ocağına karşı günlerce kadın erkek eylem yaptılar. Ardından da mıcır üretimi yapacak olan girişimi yargıya taşıdılar. Ancak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan 2022 yılına kadar süreyle taş ocağı işletme ruhsatı aldığını açıklayan Köroğlu Beton adlı şirketin yetkilileri, işletme sırasında kullanılacak patlayıcıların gürültü kirliliğine yol açmayacağını savunarak, çevresel kirliliğin de insan sağlığını tehdit etmeyecek düzeye indirildiğini öne sürdüler.

yeniceşıhlar köyü davası yürütmeyi durdurma kararı Yeniceşıhlı köylüleri yaşam alanalrına  taş ocağı açılmasını istemiyorKÖYLÜLERİ HAKLI BULAN MAHKEME TAŞ OCAĞINI DURDURDU
Köylülerin açtığı davayı gören Sakarya 2. İdare Mahkemesi, dava konusu işlemin kalker ocağı olması nedeniyle çevreye verebileceği muhtemel zararları göz önüne alarak, “uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceği”nin açık olduğuna hükmederek yürütmeyi durdurma kararı verdi. Dava konusu işlemin hukuka açıkça aykırı olduğu vurgulanan Mahkeme kararına itiraz yolunun da kapalı olduğu belirtilirken, Mahkemenin bu kararı yaşam alanlarını korumak için günlerce nöbet tutan Yeniceşıhlar köylülerince sevinçle karşılandı.

29.08.2014

© tüm hakları saklıdır

İlgili haber
Köroğlu’nun destan yazdığı dağlar beton olacak!

2 bin orman mühendisine sürgün gibi atama!‏

2 bin orman mühendisine sürgün gibi atama!
175 yıllık ormancılık tarihinde görülmemiş toplu sürgünün arkasında ormanlarının özelleştirilmesi mi var?

Yusuf Yavuz

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca hazırlanan yönetmelikle ülke genelinde 2 bine yakın orman mühendisine sürgün gibi atama uygulaması, orman camiasını alt üst etti. Türkiye Ormancılar Derneği Batı Akdeniz Şubesi’nden konuyla ilgili yapılan açıklamada, ‘rotasyon’ adıyla yapılan atamaların, Orman Genel Müdürlüğü’nün 175 yıllık tarihinde görülmemiş bir uygulama olduğu belirtilerek, “yapılan bu uygulama tek kelimeyle ‘tehcir’dir. Bu uygulamanın altında ormanlarda teknik ve bilimsel ormancılık çalışmaları yapılamaz hale getirilerek devlet ormanlarında özelleştirilmenin alt yapısının kurulması yatmaktadır ” denildi.

ORMAN MÜHENDİSLERİNE ‘ROTASYON’ KIYIMI
Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Orman Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Orman Genel Müdürlüğü Personelinin Atama ve Yer Değiştirme Esaslarına İlişkin Yönetmelik” kapsamında Türkiye genelinde aralarında çok sayıda yöneticinin de bulunduğu 2 bine yakın orman mühendisinin görev yerleri değiştiriliyor. Türkiye ormancılığını derinden etkilemesi beklenen uygulamaya karşı orman camiasının sessizliği ise eleştiri konusu oldu. Rotasyon uygulamasının orman mühendislerinin yaklaşık yüzde 95’ine tebliğ edildiği belirtilirken, farklı disiplinlerde çalışan ormancıların alanı dışındaki görevlere verilmesi ise tepki çekiyor.

ORMANCILAR DERNEĞİ: ‘YAPILAN UYGULAMA TEK KELİMEYLE TEHCİR’DİR’
Türkiye Ormancılar Derneği Batı Akdeniz Şubesi’nden konuyla ilgili yapılan açıklamada, anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekilen rotasyonla orman mühendisleri üzerinde büyük bir kıyım yapıldığı öne sürülerek, “yaklaşık 2 bine yakın orman mühendisi ‘rotasyon’ uygulamasıyla karşı karşıya kalmışlardır. Örneğin Antalya Orman Bölge Müdürlüğü kapsamında yaklaşık 80 Orman Mühendisi bu sürgünle karşı karşıya kalmıştır. Orman Genel Müdürlüğü’nün 175 yıllık sürecinde bu denli toplu ‘kıyım’ hiçbir dönemde yaşanmamıştır. Yapılan bu uygulama tek kelimeyle ‘tehcir’dir. Orman Genel Müdürlüğü hızla ve sesiz bir şekilde Orman Mühendisleri çalışanlarına sürgün uygulamaktadır” görüşüne yer verildi.

DSCF7549 DSCF7553 DSCF7613‘TASFİYENİN ALTINDA DEVLET ORMANLARININ ÖZELLEŞTİRİLMESİ YATIYOR’
Uygulamanın muhalif ve de özellikle konularında uzman kadroların tasfiye edilmesi anlamına geldiğine vurgu yapılan açıklamada, “bu uygulamanın altında ormanlarda teknik ve bilimsel ormancılık çalışmaları yapılamaz hale getirilerek devlet ormanlarında özelleştirilmenin alt yapısının kurulması yatmaktadır” görüşü ileri sürülerek şöyle denildi:
“Çevre ve Orman Bakanlığı merkez birimlerine bağlı iken, 2011 yılında gerçekleştirilen yeniden örgütlenme sonucunda Orman ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü’ne bağlanan Ormancılık Araştırma Kurumları, bu sürgünden en yüksek düzeyde etkilenmiştir. Neredeyse taş taş üstünde bırakılmamıştır. Bölgesel olarak çalışan 9, ülke düzeyinde çalışan 3 olmak üzere toplam 12 adet olan Ormancılık Araştırma Enstitüleri özellikle konu uzmanlıkları bazında ve bilimsel çalışmalar gerçekleştiren birimlerdir. Ormancılık Araştırma Kuruluşlarında çalışan orman mühendislerinin hemen hepsi akademik kariyerli, lisansüstü eğitimlere sahiptir. Ormancılık Araştırma Kuruluşlarında çalışan orman mühendislerinin büyük bir kesimi konu uzmanlıkları özellikle de ‘doktora’ uzmanlık eğitimleri dışında değişik alanlarda yeni görevlere sürgün edilmiştir. Devletin uzmanlaşabilmek için yıllarca yaptığı yatırımlar bir anda yok edilmektedir. Büyük bir beyin yıkımı yapılmak suretiyle, kamu bilerek ve azimle zarara uğratılmaktadır. Bu güne kadar yaratılmış olan önemli bir sosyal sermaye yok edilmektedir. Bu uygulamada hiçbir kamu yararı bulunmamaktadır. Kişilik hakları bilerek ve isteyerek gasp edilmekte kul hakkı yenmektedir. Ormancılık Araştırma Enstitülerinin teknik kadroda çalışan araştırmacı personelinin yaklaşık yüzde 50’si sürgün edilmektedir. Enstitülerde yürütülen araştırma projelerinin proje başına ortalama 20 bin TL’yi bulan bütçeleri dikkate alındığında yüzlerce araştırma projesinin yürütülememesine/ yarım kalmasına dolayısıyla kamu zararına neden olunacaktır.”

‘UZMANLAŞMA ORTADAN KALKACAK, BÜYÜK ORMAN YIKIMLARI YAŞANACAK’
Bakanlığın uyguladığı rotasyonun bölgesel ve yöresel uzmanlaşmayı ortadan kaldıracağına dikkat çekilen açıklamada, teknik ormancılık çalışmalarının içeriği ve yoğunluklarının yöresel olarak farklılaştığı vurgulanarak, “ormancılık, hekimlik, askerlik, polislik vb uğraşlarda olduğu gibi edinilen bilgi ve deneyimlerin her yörede geçerli olabileceği bir uğraş alanı değildir. Düzenleme öngörüldüğü gibi uygulandığında, örneğin, orman yangını konusunda herhangi bir deneyimi olmayan teknik personelin orman yangınları yönünden öncelikli yörelerde işlendirilebilecektir. Ek olarak, özellikle yangın sezonunda yapılan bu uygulama ormanları korumasız bırakmaktadır. Bu nedenlerle giderek kuraklaşan iklimi nedeniyle orman yangınları daha artabilecek ülkemizde büyük orman yıkımları yaşanabilecektir” ifadelerine yer verildi.

DOÇ. DR. YÜCEL ÇAĞLAR: ‘İKTİDAR ORMANCILIKTA İSTEDİĞİ GİBİ AT OYNATIYOR’
Konuyla ilgili bir değerlendirme yapan Orman Yüksek Mühendisi Doç. Dr. Yücel Çağlar ise ormancı çalışanlarıyla demokratik kitle örgütlerinin ormancılık düzenindeki yıkımları yeterince önemsemediğinin altını çizerek, “artık en teknik çalışmaları bile gerektiğince yapamaz durumuna getirilmiş ormancılık örgütlenmesindeki akıl dışılıkları, doğrudan ve dolaylı olarak hukuksal düzenlemelerde neredeyse her gün yapılan değişiklikleri vb sorunları yeterince yaygın, kalıcı sonuçlar alabilecek biçimde tartışmıyorlar bile. Dolayısıyla, siyasal iktidar, ormancılık alanında da istediği gibi at oynatabiliyor” görüşünü savundu.

‘YANDAŞLAR YÖNETİCİ YAPILDI, KARŞITLAR İSE SÜRÜNDÜRÜLDÜ’
Türkiye’deki ormancı çalışanlarını kapıkuluna dönüştürmenin, tüm siyasal iktidarların önde gelen amacı olduğunu ileri süren Çağlar, “Siyasal iktidarların bu doğrultudaki çabaları, teknik ve yönetsel amaçlı hukuksal düzenlemelerle sınırlı olmamıştır: Siyasal iktidarlar, ormancılık kesimindeki kamu personelini işlendirme düzeninde öylesine uygulamalar yapabilmiştir ki, ormancı çalışanların, özellikle de teknik personelin görevlerini ve çalışma yerlerini deyim yerindeyse bir gecede tümden değiştirebilmiştir. Açıktı ki, bu değişiklikler sırasında her siyasal iktidar yandaş bellediklerini üst düzey yönetici yaparken, karşıtlarını, deyim yerindeyse sürüm sürüm süründürebilmiştir. AKP, ormancılığımızın bu geleneğini de yasallaştırmış ve kurumsallaştırmıştır: Söz konusu Yönetmelik, siyasal iktidarın bu doğrultuda ne denli gözü kara davranabildiğini açıklık ortaya koymaktadır” dedi.

ÇAĞLAR’DAN ORMANCILAR VE MESLEK ODALARINA ELEŞTİRİ
Meslek odaları ve orman camiasının önetmelik karşısındaki sessizliğini de sert dille eleştiren Çağlar, “Ey, deyim yerindeyse her şeye maydanoz olmayı ilke edinmiş Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği; binlerce ormancı çalışanın sürüm süründürülmesini önlemek için hiçbir çabaya girmeyecek misiniz? Ey çevreciler, doğa korumacıları; devlet ormancılık düzenini iyiden iyiye orman katilerine dönüştürebilecek söz konusu Yönetmelik ve talimatı benzetme yerindeyse, fildişi şatolarınızda olsun tartışmayacak mısınız? Ey sonsuza değin muhalefet kalmayı ilke edinmiş siyasal partiler ve oluşumlar; siyasal iktidarın kamu yönetimindeki kendi ‘derin devletini’ daha yaygınlaştırması ve etkin kılması, sizi hiç mi ilgilendirmiyor?” ifadelerini kullandı.

Fotoğraflar: Yusuf Yavuz (Çığlıkara Sedir Araştırma Ormanı, Elmalı/Antalya)

27.08.2014

© tüm hakları saklıdır

Kirlilik yüzünden maden ruhsatı iptal edilemez!

Kirlilik yüzünden maden ruhsatı iptal edilemez!
Enerji Bakanlığı, Antalya’daki taş ocağına karşı açılan davada kendini böyle savundu…

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Bezirgan köyü, tarihi ve doğal dokusuyla bölgenin sahile en yakın yaylalarından biri. Tarihi Likya Yolu, antik yerleşimler ve özgün tahıl ambarlarına ev sahipliği yapan Bezirgan her yıl binlerce turisti ağırlıyor. Ancak dünyaca ünlü bir köy olan Bezirgan’ın bu güzellikleri yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Bezirgan’da özel bir firma tarafından açılmak istenen taş ocağına karşı dava açan köylülere mahkemeden kötü haber geldi. Kaş Belediyesi ve köylülerin taş ocağına karşı açtığı davayı gören Antalya 1. İdare Mahkemesi, köylülerin yürütmeyi durdurma talebinin reddine karar verdi. Köylüler ise kararı temyize götürdü.

Bezirgan köyü her yıl binlerce turisti ağırlıyorBezirgan köyü her yıl binlerce turisti ağırlıyor

MAHKEME ‘ŞARTLAR GERÇEKLEŞMEDİ’ DİYE KÖYLÜLERİN TALEBİNİ REDDETTİ
Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Bezirgan köyünde 130 hektarlık alanda açılmak istenen taş ocağına karşı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı aleyhinde açılan davayı gören Antalya 1. İdare Mahkemesi, köylülerin yürütmeyi durdurma talebini reddetti. Köylülerin temyize götürdüğü Mahkeme kararının gerekçesinde, ilgili yasanın “Yürütmenin durdurulması kararlarında idari işlemin hangi gerekçelerle hukuka aykırı olduğu ve işlemin uygulanması halinde doğacak telafisi güç veya zararların neler olduğunun belirtilmesi zorunludur” hükmüne atıfta bulunularak, söz konusu dava dosyasında “kanun hükmünde öngörülen şartların gerçekleşmediği anlaşıldığından yürütmenin durdurulması isteminin reddine” karar verildiği belirtildi.

taş ocağı açılmak istenen bölgede tarihi yapı kalıntıları dikkat çekiyorTaş ocağı açılmak istenen bölgede tarihi yapı kalıntıları dikkat çekiyor

koruma altındaki tarihi tahıl ambarları bezirgan'ın simgelerinden biriKoruma altındaki tarihi tahıl ambarları Bezirgan’ın simgelerinden biri

ENERJİ BAKANLIĞI: ‘KİRLİLİK NEDENİYLE RUHSAT İPTAL EDİLEMEZ’
Mahkeme kararının ekinde yer alan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın savunması ise “Çevre Koruma mevzuatında çevre kirliliği nedeniyle maden ruhsatlarının iptalini gerektirecek bir düzenleme bulunmamaktadır” ifadeleri dikkati çekti.

‘MADEN FAALİYETİYLE ÇEVREYİ OLUMSUZ ETKİLEYECEK BİR VERİ YOK’
Özçelikler Demir San. Tic. Tur. Yat. Ve İşl. A.Ş. uhdesinde bulunan Bezirgan’daki taş ocağı ruhsatının ön arama niteliğinden, 1 yıl süreli genel arama dönemine geçmesinin uygun bulunduğu belirtilen Bakanlık savunmasında, ruhsat sahasında henüz üretim faaliyetinde bulunulmadığına dikkat çekilerek şu görüşler ileri sürüldü: “Maden yatakları arzın her yerinde oluşabilen doğal kaynaklar olmadığından, madenlerin oluştuğu yerde üretilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Çevre Koruma mevzuatında, çevre kirliliği nedeniyle maden ruhsatlarının iptalini gerektirecek bir düzenleme bulunmamaktadır. Öte yandan ocakların çalıştırılmasında çere kirliliğine neden olabilecek olumsuzluklar varsa bunun engellenmesi, müracaat yolları ve yaptırım yolları belirlenmiştir. Kaldı ki, dava konusu ruhsat ile yapılacak faaliyetlerin çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, toz, gürültü, taş fırlatma, titreşim olacağına dair bir veri bulunmamaktadır. Çeşitli varsayımlarla söz konusu ruhsata dayalı olarak yapılacak faaliyetlerin çevreye ve insan sağlığına zarar vereceği iddiası ile devletin gözetim ve denetimi altında anayasal bir hak olan madencilik faaliyetlerinin engellenmemesi gerekir.”

Taş ocağı ruhsatı verilen alanda çok sayıda kültür mirası bulunduğu belirtiliyorTaş ocağı ruhsatı verilen alanda çok sayıda kültür mirası bulunduğu belirtiliyor

koruma kurulu kararıKoruma Kurulu Kararı

MAHKEME KARARIMahkeme Kararı

‘BÖYLE YARARLI İŞLETMELER KAPATILMAMALI’
Bakanlık savunmasında, uzun yıllardır yasal çerçeve içinde faaliyet gösteren maden işletmelerinde binlerce işçi çalıştırıldığına vurgu yapılarak, “ülke ekonomisinin önemli sektörlerinden birisi olan inşaat sektörünün ana girdisi olan mermer, çimento, mıcır, kireç vs üreterek ülke ekonomisine küçümsenmeyecek miktarda artı değer sağlanmaktadır. Böylesine yararlı işletmeleri yasa ve yönetmeliklerle belirlenen ölçüler içerisinde gerekli tedbirleri aldırarak çalıştırmak varken, her hangi bir bilimsel ölçü ve kritere dayanmaksızın kapatma yoluna gidilmesinde kamu yararı olmadığı tartışılmayacak kadar açık bir gerçektir” ifadelerine yer verilmesi dikkat çekti.

KORUMA KURULU ‘FİZİKİ MÜDAHALEDE BULUNULMASIN’ DEMİŞTİ
Antalya’nın önemli turizm merkezlerinden biri olan Kalkan’ın sırtlarında yer alan Bezirgan’da ise karara tepki var. Likya dönemine tarihlenen kaya mezarları ve tarihi tahıl ambarlarının yanı sıra antik yolun taş ocağından olumsuz etkileneceğini belirten köylüler, Koruma Bölge Kurulu’nun bölgedeki korunan alanlara fiziki müdahalede bulunulmaması yönünde 21 Ocak 2014 tarihinde aldığı tavsiye kararını anımsatan köylüler, Bezirgan’ın taş ocağı ile yok edilmemesini istiyor.

iskoç kökenli pauline şalvarlı 16 yıldır bezirgan'da yaşıyorİskoç kökenli Pauline Şalvarlı 16 yıldır Bezirgan’da yaşıyor

BEZİRGAN’IN İSKOÇYALI GELİNİ PAULİNE ŞALVARLI: ‘TÜRKİYE EN ÖNEMLİ SEKTÖRÜNÜ BALTALIYOR’
Taş ocağına karşı en fazla tepki gösterenlerin başında ise 16 yıldır Bezirgan’da eşiyle birlikte yaşayan İskoçya kökenli gelin Pauline Şalvarlı geliyor. Bezirgan’ın 3 bin yıllık bir yaşam merkezi olduğuna işaret eden Şalvarlı, “köyümüze taş ocağı açılırsa Bezirgan yok olacak. Bu bölgenin halkı geçimini büyük ölçüde turizmden sağlıyor. Taş ocağıyla birlikte turizm de bitecek. Taş ocağının istihdam sağladığını söylüyorlar. Oysa taş ocakları birkaç yıl işçi çalıştırıyorlar. Düzenli ve sürekliliği olan bir turizmle yöre insanı yıllarca kazanç sağlayabilir. Türkiye en önemli sektörünü tek bir şirketin kazancı için baltalıyor. Bakanlığın savunması, testi kırıldıktan sonra tedbir alınır anlamına geliyor. Asıl testi kırılmadan önce tedbir almak önemli ” dedi.

Bezirgan ve çevresi biyolojik çeşitlilik açısından oldukça zenginBezirgan ve çevresi biyolojik çeşitlilik açısından oldukça zengin

‘TURİZM VE TARIM BİTİNCE TAŞ MI YİYECEĞİZ?’
Taş ocağı açılmak istenen alanın yakınında yer alan bölgede 30 kadar ev bulunduğuna da dikkati çeken Pauline Şalvarlı, “buradaki köylülerin yaşamı tehlike altına girecek. Taş ocağına karşı imza topladık. Okuma yazması olamayan yaşlılar bile imza verdi. Çünkü bu köylülerin tarım ve turizmden başka gelirleri yok. Bu değerler yok olunca, turizm ve tarım bitince biz burada taş mı yiyeceğiz?” diye konuştu.

26.08.2014

© tüm hakları saklıdır

İlgili haber:
Keçi çobanı iş makinesine karşı barikat kurdu!‏

Cenneti lağım bastı!

Cenneti lağım bastı!

Yusuf Yavuz

Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Akçay ve Altınoluk beldeleri, her yıl milyonlarca tatilciyi ağırlıyor. Ancak bir zamanlar zengin doğal dokusuyla oksijen deposu olarak ünlenen bölge, insan eliyle adeta lağım çukuruna dönüştü. Akçay ve Altınoluk arasındaki Avcılaraltı bölgesinde yaşayanlar lağım kokusu yüzünden kâbus dolu günler geçiriyor. Altyapısı bulunmayan Avcılaraltı’ndaki yazlık evlerde içme suyu ve kanalizasyon bulunmazken, foseptikler ya denize bırakılıyor ya da vidanjörle deşarz ediliyor. İşte rant yüzünden birkaç yılda bok çukuruna dönen turizm cennetinden utanç manzaraları.

ALTYAPI OLMADAN İMARA AÇTILAR, EVLERİ LAĞIM KOKUSU SARDI
Doğal güzelliği, suları ve benzersiz ormanlarıyla yakın zamana kadar Kuzey Ege’nin oksijen deposu olarak anılan Kaz Dağları’nın eteklerinden bugünlerde ağır lağım kokuları yükseliyor. Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı tatil beldeleri Altınoluk ve Akçay arasında yer alan Avcılaraltı’ndan yükselen pis kokular, her yıl bölgeye gelen milyonlarca yerli ve yabancı turisti de çileden çıkarmış durumda. Merkeze uzak olduğu için mücavir alan olarak gösterilen bu bölgelerde alt yapı da bulunmuyor. Alt yapı olmamasına karşın yirmi yıl önce imara açılan bölgede yaşayanların sayısı ise her geçen gün artıyor. Belediyeye vergilerini ödediklerini ancak en temel insani ihtiyaçları olan temiz su ve kanalizasyon hizmetinden mahrum kaldıklarını anlatan yurttaşlar, çevreyi saran pis koku nedeniyle evlerinin pencerelerini açamadıklarını ve sağlıksız ortamda tatil yapmak zorunda kaldıklarını belirterek, “kendi paramızla rezil oluyoruz” diye konuşuyor.

13 yıldır bölgede yaşayan Halil Gel altyapı sorunu yüzünden mağdur edildiklerini söylüyor‘TÜM PARAMIZI VİDANJÖRE VERİYORUZ’
13 yıldır Avcılaraltı’nda yaşadığını anlatan bölge sakinlerinden Halil Gel, lağım kokusu yüzünde mağdur olduklarını belirterek, emlak ve çöp vergilerini düzenli olarak ödemelerine karşın yaşadıkları alana alt yapı hizmeti verilmediğinden yakınarak, “20 yıldır burada yerleşim var. 13 yıldır burada oturuyorum. Belediye foseptik işini özel sektöre devrettiği için bu konuyu üstlenmiyor. Vidanjör firmaları da belediyeye arıtma ücreti veriyor. Belediye de firmalar da memnun. Zor durumda olan bölgede yaşayanlar. Geçen yıl kanalizasyon çukuru çektirmek için 50 lira veriyorduk. Bu sene 80 liraya çıktı. Seneye ne olur bilmiyoruz. Tüm paramızı vidanjör firmalarına veriyoruz” diye konuştu.

İÇME SUYU KUYULARIYLA FOSEPTİK ÇUKURLARI YAN YANA!
Sağlıklı su ve kanalizasyonun en temel insani ihtiyaç olmasına karşın bunlardan mahrum kalarak sağlıksız bir ortamda yaşamak zorunda bırakıldıklarını ifade eden Gel, “Bölgede sivrisinekten durulmuyor. Evlerde içme suyu hattı yok, kuyulardan alınan suları kullanıyoruz. Kuyular foseptik çukurlarıyla aynı yerde bulunuyor. Mutlaka foseptikten su sızıyordur. Bulaşıklarımızı bu suda yıkıyor, kişisel bakımımızı bu sularla yapıyoruz. Bu da sağlık sorunlarına sebep oluyor. Bölgede her yerde denize girilemiyor. Deniz kıyısındaki taşlar bazı yerlerde simsiyah olmuş durumda. Cennet gibi yeri cehenneme çeviriyoruz. Her yerde denize girmek istemiyorum. Bazı binalar denizle iç içe. Binalar atık su borularını denize veriyor. Bölgede arıtması olan birçok site de zaman zaman kanalizasyonunu denize salıyor. Yeter artık. Buna bir çözüm bulunsun” dedi.

Mahalle sakinleri denize bırakılan lağımlardan şikayetçi Denize bırakılan kanalizasyon borularından biriHALKIN SAĞLIĞI TEHLİKEDE, HİÇ BİR KONTROL YOK
Avcılaraltı’nda yaşayanlardan biri olan Gülümser Raşidgil ise, kışı İstanbul’da, yaz aylarını ise bölgede geçirdiğini belirterek şunları söyledi: “Oturduğum sitenin inşaat maliyetlerini düşürmek amacıyla foseptik çukuru küçük yapılmış. Bu nedenle foseptiği haftada en az iki kere çektiriyoruz. Evim 1+1. Burada oturmadığım halde her yıl 700 lira aidat ödüyorum. Adeta kendi paramızla pis koku içinde rezil oluyoruz. Sularımız sağlıklı değil. Foseptik çekilirken kapı cam kapatıp eve tıkılıyoruz. Kokudan duramıyoruz. Denizimiz kirli. Ben bu sahilde hiç mavi bayrak görmedim. Bölgedeki bazı sitelerin arıtma sistemleri var. Bu siteler de zaman zaman arıtmalarını denize salıyor. Deniz kirleniyor. Sahil koruma temizleme birimi varmış. Mış diyorum çünkü biz bu birim yetkililerini hiç denetim yaparken görmedik. Zaman zaman denize çocuklarda mide bulantısı, ishal, kusma gibi durumlar görülüyor. Büyüklerde ise karın ağrısı ya da vücutlarında kabarıklıklar oluyor. Bunları denizin kirlenmesine bağlıyoruz. Çeşmeden akan sularda koku ve tortu oluyor. Bu tortu kireç kalıntısı değil. Bu suları kim kontrol ediyor. Hiç bir kontrol yok. Çok sağlıksız bir ortamdayız” şeklinde konuştu.

Hadiye Yarkınoğlu 20 yıl önce bölgeye yerleştiğini anlatıyor Akçay ve Altınoluk arasında yer alan Avcılar altı mahallesi Kimi yurtaşlar da parasını ödeyip lağımlarını vidanjörle çektiriyorKANALİZASYON İÇİN YAPILAN BAŞVURULAR SONUÇSUZ KALDI
20 yıl önce bölgeye ilk yerleşenlerden biri olduğunu söyleyen 80 yaşındaki Hadiye Yarkınoğlu da kanalizasyon çektirmekten bıkanlardan. Bir dönem ev pansiyonculuğu yaptığını anlatan Yarkınoğlu, “İnsanlar buraya havası için geliyorlar ama burada foseptik kokusu çekmek durumunda kalıyorlar. Bu tanıtım açısından da çok kötü. Belediyeye yol yapılması için 8 bin 500 lira bedel ödedik ancak yolları da kendimiz para toplayıp yaptırdık. Buraya kanalizasyon yapılması için de başvuruda bulunduk. Fakat bize hiç bir açıklamada bulunmadılar. Gelip bakan da yok. Belediyenin yaptığı tek altyapı anayol oldu. Onu da yaparken derelerin önünü tıkadılar. Derenin akışını dikkate almadılar. Önü tıkadıkları için kışın buralarda taşkınlar oluyor” diye konuştu.

CENNETTE FOSEPTİK SAVAŞLARI
Bölgedeki bir siteye fotoseptiğini denize bıraktığı için bin 700 lira para cezası uygulandığını anlatan yurttaşlar, deniz kıyısındaki evlerin birçoğunun da foseptiğini denize bıraktığını öne sürüyor. Apartman sakinleri arasında sıklıkla foseptik savaşlarına sahne olan Avcılaraltı’ndaki konut sahipleri, mağduriyetlerinin bir an önce giderilmesini beklediklerini söylüyor.

26.08.2014

© tüm hakları saklıdır

Toroslar’ın volkanik güzeli: Gölcük Gölü

Toroslar’ın volkanik güzeli: Gölcük Gölü

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin önemli volkanik göllerinden olan Isparta’daki Gölcük krater gölü, Toroslar’ın saklı cennetlerinden biri. 1387 rakımlı Gölcük, yaz aylarından sıcaktan bunalanların soluklandığı alanlardan biri. 124 canlı türüne ev sahipliği yapan Gölcük ve çevresi, 1991 yılında Tabiat Parkı ilan edilerek koruma altına alınırken, doğa müzesini andıran jeolojik oluşumlarıyla da ilgi çeken bölge her yıl bilim insanlarını ağırlıyor.

Gölcük Gölcük ve çevresi doğa müzesini andırıyorISPARTA’NIN YAŞAYAN DOĞA MÜZESİ
Isparta’ya 12 kilometre mesafedeki Gölcük krater gölü, kent halkının rekreasyon alanı ihtiyacını karşılamasının yanında yılın dört mevsimi doğa tutkunlarını da ağırlıyor. Zengin biyolojik çeşitliliği ve jeolojik oluşumları nedeniyle 1991 yılında Tabiat Parkı ilan edilen Gölcük ve çevresinde, 102’si kuş türü olmak üzere 124 omurgalı yaşıyor. Kızıltilki, kaya sansarı, sincap, tavşan ve köstebek gibi memelilere de ev sahipliği yapan alanda yaşayan yılkı atlarıyla Gölcük adeta yaşayan bir doğa müzesi görünümünde.

Gölcük2 Volkanik bir göl olan Gölcük'te halen aktif kraterler bulunuyorGÖLLER BÖLGESİNİN ZİRVESİNDEKİ SAKLI CENNET
Volkanik patlamalar sonucu oluşan Gölcük gölünün çevresindeki volkanik tepeler, her yıl bilim insanları ile fotoğraf ve coğrafya tutkunlarını kendine çekiyor. Karaçam ve sedir ağaçlarının çevrelediği Gölcük’te, yürüyüş ve bisiklet yollarıyla günübirlik kullanım alanları ile kafe ve restoranlar bulunuyor. Tabiat parkının kalbinde yer alan 76 hektarlık yüz ölçüme sahip Gölcük Gölü ise yer yer 32 metreyi bulan derinliği ile Göller yöresinin en derin göllerinin başında geliyor.

Gölcük detayGölcük detay2TOROSLARIN VOLKANİK GÜZELİ YENİDEN PATLAYABİLİR
Toroslar’ın volkanik güzelini ziyaret etmek için en ideal mevsim ilk ve son bahar olsa da yaz ve kış aylarında da muhteşem güzelliklerini sunan Gölcük, günübirlik gezilerin yanında yakınlarındaki Milas’ta bulunan kamp alanıyla konaklama olanağı da sunuyor. Gölcük’ün genç ve aktif bir volkan olduğunu belirten bilim insanları, en son 24 bin yıl önce patlayan yanardağın yeniden patlayabileceği uyarısında bulunarak kraterin hareketlerinin yakından incelenmesi gerektiğine vurgu yapmışlardı.

Fotoğraflar: Yusuf Yavuz

22.08.2014

© tüm hakları saklıdır

Bundan böyle Çobana ‘Çoban’ denmeyecek!

Bundan böyle Çobana ‘Çoban’ denmeyecek!

Tarım Bakanlığı’nın hazırladığı projeyle Çobanların adı bundan böyle ‘Sürü Yönetimi Elemanı’ olacak.

Yusuf Yavuz

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından hazırlanan projeyle bundan böyle çobanlara ‘Sürü Yönetimi Elemanı’ denilecek. Türkiye’de giderek kan kaybeden küçükbaş hayvancılığını geliştirmeyi hedefleyen ve üç yıl sürmesi planlanan projeyle ülke genelinde toplam 10 binden fazla ‘sürü yönetimi elemanı’ yetiştirilmesi amaçlanıyor. Uzmanlar girişime koşullu destek veriyor ancak Anadolu’nun binlerce yıllık çobanlarında projeye itiraz var. Sarıkeçili Yörükleri’nin dernek başkanı Pervin Çoban Savran, “biz keçilerimize ‘sürü’ demeyiz, onlar bizim canyoldaşımız. Bu konuda çobanlara eğitim verilecekse kapalı mekanlarda, masa başında olmamalı. Biz bu projenin ne getireceğini henüz bilmiyoruz” diye konuştu.

‘SÜRÜ YÖNETİMİ ELEMANI BENİM PROJESİ’ 81 İLE YAYILACAK
81 ilde uygulanması planan “Sürü Yönetimi Elemanı Benim Projesi”, küçükbaş hayvancılık için yeni düzenlemeler getiriyor. Ankara, Konya, Kırşehir, Iğdır ve Sivas gibi illerin pilot uygulama için seçildiği proje kapsamında çobanlara toplam 120 saat eğitim verilecek. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca hazırlanan proje, Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB), İşkur, TİGEM ve Türkiye Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Merkez Birliği’yle eşgüdüm içinde yürütülecek.

ÇOBANLARIN ADI ‘SÜRÜ YÖNETİMİ ELEMANI’ OLACAK
Sürü Yönetimi Elamanı kurslarına katılacak kişilere, koyun ve keçi barınağı kurabilme, ırkları seçebilme, küçükbaş hayvanların beslenme ve bakımını yapabilme, çoğaltabilme, bulaşıcı ve yetiştirme hastalıklarına karşı koruyabilmenin yanısıra biyogüvenlik uygulamalarına hakim olma ve sağım yapabilme yeteneği kazandırılarak; Sürü Yönetimi Elemanlığı’nın kırsal alanda cazibeli bir meslek haline getirilmesi amaçlanıyor. Teorik ve pratik eğitimlerini tamamlayan sürü yönetimi elemanlarına, Milli Eğitim Bakanlığı’nca onaylı ‘Sürü Yönetimi Elemanı’ sertifikası verilecek. Sertifikalı sürü yönetimi elemanı çalıştıran ve en az 250 baş hayvana sahip olan işletmelere de yıllık destekleme yapılacak.

ANADAN DOĞMA ÇOBANLAR PROJEYE NE DİYOR?
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, projenin kırmızı et tüketiminde yüzde 13’lük bir orana sahip olan koyun ve keçi yetiştiriciliğini geliştireceğine inanıyor. Ancak konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Sarıkeçili Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran girişime kuşkuyla baktıklarını söylüyor. Kapalı mekanlarda eğitim verilmesini doğru bulmadıklarını belirten Savran, “eğitim, keçilerin yaşadığı alanlarda verilir. Kalem, kağıt ve evraklarla değil. Biz sertifikaya karşı değiliz ama bize ne getirecek bunu bilmiyoruz. Tarımdaki desteklemeler gibi ekilmeyen tarlalara kredi verdikleri gibi olacaksa, biz bunu istemiyoruz” diye konuştu.

‘BİZ KEÇİLERİMİZE SÜRÜ DEMEYİZ, ONLAR BİZİM CAN YOLDAŞIMIZ’
Anadolu’nun göçerliği sürdüren son topluluğu olan Sarıkeçili Yörüklerinin yaz aylarını geçirdiği Konya’nın Hadim, Taşkent ve Seydişehir ilçelerindeki yaylalarda da sürü yönetimi elemanı kurslarına başvurmaları için kendilerine davetler geldiğini anlatan Savran, “şu ana kadar bizim çevremizden kurslara henüz katılım olmadı. Bu konuda endişelerimiz var. Bu tür projeleri hazırlayanlar bir kez olsun bizim aramıza gelip de buradaki yaşamımızı yerinde görme zahmetine katlanmıyor. Biz keçilerimize ‘sürü’ demeyiz. Keçilerimiz bizim canımızdır, yoldaşımızdır. Bizler keçilerimizi sadece ekonomik bir kalem olarak değil, binlerce yıldan süzülüp gelen kültürel sürekliliğin ayrılmaz bir parçası olarak görürüz. Katıldığımız kırsal kalkınmaya yönelik toplantılarda, gezdiğimiz endüstriyel hayvancılık yapılan üretim alanlarında hayvanlara ne çektirildiğini görüyoruz. Ama kimse işin bu yanını görmüyor. Bizler can yoldaşlarımıza işkence yapmayız. Göçebe keçi yetiştiriciliği bitirilme noktasına geldi. Geçtiğimiz her noktada bizden geçiş belgesi isteniyor. Her ilçedeki Çiftçi Mallarını Koruma Birlikleri bizden hayvan başına yerleşiklerin üç katı otlatma bedeli talep ediyor. Bunun yasal bir dayanağı da yok. Ne amaçla talep edildiğini sorduğumuzda, ‘hayır yapacağız’ deniliyor. Oysa bizim kültürümüzde hayır yapmak için böyle bir uygulamaya başvurulmaz. Bu uygulamalar, ‘çobanın ayağına hizmet gidecek’ denilen Büyükşehir yasasının sonuçları” dedi.

DSCN2177PROF. DR. MUSTAFA KAYMAKÇI: ‘ÇOBAN KAVRAMI KORUNMALI’
Sürü Yönetimi Elamanı Projesine koşullu destek veren Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Böl. Öğr. Üy. Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı ise şunları söyledi: “Türkiye’de Çobanların eğitimli olmasını savunanlardan biriyim. Çünkü neredeyse köyün en işe yaramaz, en eğitimsiz insanı çoban yapılıyordu. Hayvanlarla 24 saat birlikte yaşayan Çobanların belirli konularda eğitilmesi önemli. Ancak bu eğitimin masa başında Halk Eğitim Merkezlerinde değil, en az iki üretim süreci içerisinde pratik yapılarak verilmesi gerekir. Bir hayvan nasıl gebe kalır, yavru atma neden olur, hayvan hastalıkları nedir; bir çobanın bunları mutlaka bilmeli. Ayrıca Çoban sözcüğü de mutlaka korunmalı. Bu tür kavramları sürekli değiştirmek oldukça yanlış.”

sarıkeçili çocukları keçilerle birlikte   büyüyor

ANTROPOLOG AYŞE TAŞKIRAN: ‘ÇOBANLIK 10 BİN YILLIK BİR MESLEK’
Sarıkeçili Yörükleri’nin yaşamlarını yakından izleyen Kaliforniya’da Butte College (ABD) Öğretim Üyesi Antropolog Profesör Ayşe Taşkıran da çobanlığın hayvan evcilleştirmenin başladığı 10 bin yıl öncesinden bu yana hayvanlarla yaşayarak öğrenilmiş bir meslek olduğunun altını çizerek, şöyle dedi: “Hayvanların içinde doğup, buzağılarla, oğlaklarla oynayarak, düşe kalka beraber büyüyerek, aile büyüklerini seyrederek ve daha da önemlisi hayvanları ve doğayı gözlemleyerek oluşan bir birikimdir çobanlık. Turnalar alçaktan uçarsa, ya da tekeler baharda çok kafa tokuştururlarsa, kışın sert geçeceğini bilmektir. Gece koyunları ‘yıldız çarpmasından’ korumaktır. [Bir dostumun Van, Gürpınar’da Ali Yılmaz isimli bir çobandan aktardığına göre Nisan ayında koyunları yaylanın kuytu yerlerinde geceletmezlerse, koyunların hastalanıp öleceklerine inanılır.]

‘ÇOBANLARDAN BİR ŞEYLER ÖĞRENMEMİZİN TAM ZAMANIDIR’
‘Çoban’ kelimesinin dilimizdeki anlamı hayvan sürülerini otlatmak ve korumaktan sorumlu olan kimsedir. Bu kelimenin ‘sürü yönetimi elemanı’ olarak değiştirilmesi de ilginç. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bu girişimi, binlerce yıllık kültürel birikimle günümüze gelen çobanlık mesleğine toplumumuzda nasıl küçümsenerek bakıldığının ve mesleğin ismini değiştirerek ‘çoban’ kelimesinin olumsuz sosyal çağrışımlarından uzaklaşma çabalarının bir göstergesidir. Giderek hızla uzaklaştığımız, doğayı sorumsuzca katlettiğimiz bugünlerde, çobanlara çobanlığı öğretmekten ve bilgilerini bir kağıt parçasıyla ölçmekten öte, doğayı içinde yaşayan canlılarıyla, havası, suyu ve ormanlarıyla herkesten fazla bilen, anlayan ve koruyan çobanlardan birşeyler öğrenmemizin tam zamanıdır.”

20.08.2014

© tüm hakları saklıdır

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 456 takipçiye katılın