gömüt

Muavinin; “abi uyan, Kuzca’ya geldik” diye kolumdan çekiştirmesiyle gözümü açtım. İki saatten fazladır yolculuk yaptığım otobüste benden başka kimse kalmamıştı. Askerlik yoklamasına giden gençler, karısı ya da çocuğunu hastaneye götüren köylüler ve emekli aylığını almak için şehre giden yaşlılar birer birer dökülmüştü…

Saçımı başımı düzeltip küçük not defterimi ve belki geceye kalıp üşürüm endişesiyle yanıma aldığım yağmurluğumu elime aldıktan sonra, muavine sordum: “Kızılovaya en kestirme nereden gidebilirim?”

Otobüsü süpürmek için hazırlanan muavin, iyice eskimiş süpürgeyi elinden bırakarak aşağıya indi. Sonra yanıma sokulup kıvırcık saçlarının altında iki küçük kara zeytini andıran gözlerinden birini hafifçe kıstı: “Kızılovayı mı diyon abi? İşte bak şu ileride gördüğün koca çınarı geçtikten sonra, önüne çıkan şoseyi takip edeceksin. Sonra otobüsün köye döndüğü ana yola varıp oradan sola, ormanlık alana doğru yirmi dakika kadar yürüyeceksin. Önüne bir yolcu bekleme kulübesi çıkacak, onu geçince, sarp kayalıklar yönünde devam edeceksin…”

Bu uzun ve karmaşık yol tarifinin ardından genç muavinle vedalaşıp yola koyuldum. Muavinin dediği gibi şoseden ilerleyip, ana yola çıktıktan yirmi yirmi beş dakika sonra beni Kızılovaya götürecek orman yoluna ulaştım. Gerçekte asıl amacım Kızılovaya gitmek değil, Kızılova’nın kuzeyinde bulunduğunu duyduğum ve uzun süredir gitmeyi arzuladığım; “Karapavli” köprüsü diye bilinen en az iki bin yıllık Roma köprüsünü görmekti.

Karapavli köprüsünü görme isteğinin dışında, kentin uzun ve sıkıcı kış atmosferinden kurtulup, kendimi dağa bayıra vurmak, üstelik; dört beş yıldır görmediğim birkaç tanıdığı ziyaret etmek ve bu dağ insanlarıyla saatlerce sohbet edip kafamı biraz dağıtma istiyordum.

Ne zaman kargaşadan bunalıp kendimi bir yerlere atmak istesem, aklıma ilk gelen yerler Toroslar’ın bu bakir vadileri, kanyonları ve yaylaları olur. Buralara gidip iki üç gün dolaşınca, kendimi yeniden doğmuş gibi hissederim. Bu bölgede yaşayan binlerce çeşit canlının, otun, böceğin arasında kaybolurum. Küçük derelerde kamış oltalarıyla alabalık avlayan yaşlı köylülerle sohbetler eder, her defasında yeni bir yer keşfetmenin verdiği haz ve bir daha ki yolculuğumun düşleriyle kente dönerim. Bu defa yolculuğumun daha keyifli geçeceğini hissediyordum. Yaşlı ardıçlar, karaçamlar ve saçlı meşelerin çevrelediği dar orman yolunda ilerleyerek, yarım saatlik bir yürüyüşün sonunda Kızılovaya ulaştım.

Burası pek ovaya benzemiyordu aslında. Kurumuş bir göl yatağını andıran genişçe bir düzlük. Toprağının rengi kırmızıya çaldığından köylüler Kızılova adını vermişler. Kızıl toprağın üzerinde gevenlerin arasından yürüyüp epeyce yol aldıktan sonra gideceğim yönü bulmak için etrafıma bakınırken az ötedeki sık ağaçlığın altında bir kaç keçinin başında dönüp duran bir siluet gördüm. Yaşlı bir kadın galiba. Gideceğim yeri sormak, biraz da buralarla ilgili bilgi almak amacıyla o tarafa doğru yöneldim.

Keçilere doğru yaklaştıkça, bu devingen siluetin yaşlı bir kadın olduğunu fark ettim. “Kolay gelsin nine!”

Elinde tuttuğu yün eğirmek için yapılmış bir çubuk ve çubuğun ortasından geçirildiği, kubbeyi andıran yuvarlak bir tahtadan oluşan kirmanını, eliyle hızla döndürüp diliyle ıslattığı parmakları ile döndükçe incelen yün ipliğe şekil verdikten sonra seslendi: “Sağolasın evladım!”

gömüt1

Sesi dağ rüzgarında çatallaşıyor ve gittikçe yayılarak bir ıslığa dönüşüyordu. Bir yandan da arada bir sağa sola kaçışan bir iki aylık oğlaklara eliyle işaret ediyor, sanki kendisini anlıyorlarmış gibi oğlaklara komutlar veriyordu: “dauvvv, fiuvvv, eeovvv!”

Sonra yeniden bana döndü: “Bu Allah’ın dağında ne arıyorsun evladım? Pek buralıya benzemiyorsun”

Yaşlı kadının meraklı ve derin bakışlarından buralara gelen yabancılardan pek haz etmediği anlaşılıyordu.

“Buralı değilim nine. Şu aşağı köydenim. Ama burada tanıdıklarım vardır. Ayrıca bu dağları çok severim. Fırsat buldukça gelmeye çalışırım. Bu kanyonlardan birinde eski bir köprü varmış. Adına da Karapavli köprüsü diyorlarmış. Köprüyü bana tarif eder misin nine?”

Biraz düşünüp, beni tepeden tırnağa süzdükten sonra çıkıştı: “Ne yapacaksın Karapavli köprüsünde? Sen de diğerleri gibi altın mı arayacaksın?”

“Ne altını nineciğim, ben biraz eski harabelere meraklıyımdır da. Gezip göreceğim. Hem diğerleri dediğin kimler? Altın mı arıyorlar köprüde?”

Biraz sakinleşmiş görünüyordu. Yüzüme dikkatlice bakıp, yakınındkai taşın üstüne oturdu.
“Altın arıyorlar ya. Bu köprüyü ilk soran da sen değilsin. Bu güne dek kaç kişiye tarif ettimse her biri köprünün bir taşını yıkıp gitti. Gavur köprüsü diyorlar. Gavurlar kaçarken altınlarını köprü altlarına saklarmış diye, köprünün altını üstüne getirdiler. Köylüyü dinleyen yok ki!”

Konuşmasını ayağa kalkarak sürdürdü: “Ama sen iyi birine benziyorsun. Şu keçileri toplamama yardım edersen seni oraya götürürüm…”

Aceleyle yaşlı kadının keçilerini toplayıp biraz ileride bulunan ağılına götürdük. Sonra eline uzunca bir sopa alıp torbasına biraz öte beri katarak seslendi: “Haydi düş ardıma, gidiyoruz…”

Nereden bakılsa yaşı yetmişin üstünde görünüyordu. Sıska bedeni eğilmiş, avurtları çökmüş, yüzü buruşmuş, dişleri dökülmüş, çenesinden çalı gibi fırlayan bir kaç tüy ona zamanın dışından fırlayıp gelmiş bir görüntü veriyordu. Ama en çok da çevikliği insanın böyle düşünmesini sağlıyordu. Kah taşlı düzlüklerde, yarların başından yürütken elindeki sopaya dayanarak hızla ilerliyordu. Ayağında buralarda “soğuk kuyu” da denilen kara lastik ayakkabılar vardı. Arkasından ona yetişmekte zorlanıyordum. Onun bu hali bende garip duygular uyandırıyor, ona yetişmeye çalışırken bu yaşta bir insanın enerjisine şaşıyordum…

Derin vadileri geçip, dar yollardan ilerledik. Yüksekçe bir kayanın üzerinde biraz dinlendik. Bir saat kadar daha yürüdükten sonra, kanyonun, keçilerin bile geçmekte zorlandığı taşlı ve sarp yamaçlarından aşağıya indik.

Suya inen bir yılan gibi kayalardan aşağıya akıp giden yaşlı kadın, iki de bir bana dönüp: “aman ha dikkatli ol. Buralar şehir yollarına benzemez! Kendini birden suyun içinde bulursun” diye uyarmayı da ihmal etmiyordu. Uyarılarında ince bir alay sezsem de buraları benden daha iyi bilmesinin hatırına, yaşına duyduğum saygı da eklenince bu alayını sineye çekmekten başka çarem yoktu. Hoş, alaycılığı bir bakıma hoşuma da gidiyordu. Kentli acemi dağcıların ve macera adamları- kadınlarının doğayla ve kırsal nüfusla kurdukları fetişist ilişkilerin iyice aşındırdığı algıların bir biçimde dışa vurulması gerekiyordu. Kırsal coğrafyaya yalnızca matematiksel rakamlarla ve istatistik bilgileriyle bakan herşeyi bilen yetkililerin uyguladığı politikalar yüzünden insansızlaşan coğrafyalarda geriye kalanların kaderi, bu “pastoral arızalara” katlanmayı da içeriyordu. Çünkü gidenler kentte, kalanlar kırda hizmet etmeye mahkum edildikleri bir düzenin çarkına kaptırmışlardı paçalarını. Üzerinde yaşadıkları coğrafyanın kaderine hükmeden yöneticileri onların üretmemeleri üzerine kurmuşlardı iktidarlarını. Üretmek yasaktı. Tarlalarını ekmesinler diye para veriyorlar, keçilerini gütmesinler diye ceza keserek verdikleri paraları geri alıyorlardı. Aralarından en uyanık olanları adına “proje” denilen sayfalar dolusu küresel piyango biletlerinden hazırlıyor, çıkan amorti karşılığında geleceklerini ipoteğe verip coğrafyalarının büyük dünüşümüne tanıklık ediyorlardı. “Kırsal kalkınma” ve “ekoturizm” kelimelerinin tahrip gücü öylesine yüksekti ki, 2 bin yıl önce aynı yollarda geçerek dünyayı Hıristiyanlaştıran Aziz Paulus’un bile boy ölçüşemeyeceği bir etkiye sahipti. Ve bu etkiye bir kez maruz kalan kırsal nüfus, binlerce yıldır bağımsızlık türküleri söyleyerek yaşamını sürdürdüğü ‘kır’ını kendi elleriyle yaptığı ‘sal’a yükleyip nadasta unutulmuş kuru toprağa gömmeye hazırlanıyordu…

Nihayet kanyonun dibine indik. Burası yukarılara göre daha serin olduğundan yanımda getirdiğim montu giydim. Kanyonun suyu bu mevsimde oldukça azdı. Taşların üzerinden sekerek ilerledikten Karapavli köprüsü göründü. Yaklaştıkça merakım da öfkem de arttı. Köprünün iki ayağının dipleri acemice kazılıp talan edilmiş görünüyordu. Ancak binlerce yıla direnen köprünün üzerinden hala geçilebilecek kadar sağlam bir yapısı vardı.

Yaşlı kadınla birlikte köprünün üzerinden karşıya geçip biraz dinlenmek için köprüden sökülüp ırmak kenarına sürüklenen köşeli taşların üstüne oturduk. Etrafta insanı ürperten bir sessizlik vardı. Kanyonun yukarısında sürü halinde uçuşan kuşların ve durgun akan ırmağın sesinden başka ses yoktu.

“Şu yamaçtaki dik kayalara gocaguşlar tünerdi eskiden. Şimdi gelmez oldular…”

“Gocaguş” dediği, akbaba. Buralarda, evlerinde huzurları kaçınca güneye, daha ulaşılmaz kayalıklar bulmuşlar kendilerine. Akbabalar gibi bir çok insan da güneye göçmüş. Kanyonun içinde geçen taş yol, bir zamanlar Akdeniz’i Anadolu’nun içlerine bağlayan yolların bir parçasıymış. Toroslar’ın yıldızlı gecelerinde, ayın aydınlattığı vadileri geçerek mal taşıyan katırcı kervanlarının aşındırdığı yollar… İskender’in ordularının başını Akdeniz’e uzattığı kanyonlar… Yörük beylerinin, başıbozuk eşkıyaların, parasızlıktan kaçan aşıkların el ele bir solukta geçtiği yollar…

gömüt2

Köprünün ilerisinden kıvrılarak yukarıya tırmanan yolun içinde kaybolduğu karaçam ormanını izledim bir süre. Birden köprünün karşı ayağının hemen yanında belli belirsiz duran ve bir gömütü andıran yığın dikkatimi çekti. Üzerinde basitçe bir taş parçasının dikili olduğu ve yüzeyinde şişkin toprakta rengarenk çiçeklerin açtığı bu yığın bana köprüyü unutturmuştu.

Gömütün dikkatimi çektiğini anlayan yaşlı kadın, “Gömüt. Bir gavur gömütü…”

“Gavur gömütü mü!?”

“He ya, gavur gömütü…”

“Peki bu gavuru köprünün altına kim gömmüş olabilir ki?”

Biraz düşünüp başını havada gezdirdi. Kara gözlerindeki derinlik ona eski zaman bilicilerinin havasını veriyordu. Yavaşça yerinden doğruldu. “Anlatırım ama biraz uzun hikaye. En iyisi şu yola bir çıkalım, dönüş yolunda hem anlatırım hem yürürüz…”

Dönüş için yola koyulduğumuzda gözlerim yolda, kulağım yaşlı kadından bu gavur gömütünün öyküsünü dinlemek için sabırsızlanıyordum. Dönüş yolunu yarıladıktan sonra yaşlı kadın ile birlikte ulu bir meşe ağacının dibine oturup soluklandık. Benim sabırsızlanarak gözlerinin içine baktığımı görünce daha fazla bekletmeden anlatmaya başladı: “ Bu gömütte yatanın adı, Cemal’di. Ama adının Cemal olduğuna bakma, onun aslı yabancıymış… Ben dokuz yaşında çocuktum… Bu Cemal dedikleri adam, buralarda dolanır, saatlerce kuşları, böcekleri inceler, Yörüklerin düğünlerine katılır, onlarla beraber türküler söyler, üstelik; bir Yörük dedesinden öğrendiği kıldan çorap örme işini de en az kadınlar kadar iyi yapardı. Onun nereli olduğunu kimse bilmez, kimse ona bir şey sormaz, karısı, çocukları var mı kimseye söylemezdi. Fakat daha sonraları köylü ona kuşkuyla bakar oldu. Saatlerce yamaçlara uzanıp gök yüzünü, bulutları seyrettiğinden, adını ‘haritacı gavur’a çıkardılar. Köylüye göre o bir casusmuş. Gavurlar onu buralarda altın, hazine ne varsa arayıp yerlerini belirlemesi için görevlendirip göndermişler. Sonra herkes ondan çekinir oldu. Yolda gördüklerinde selam vermez oldular. Adamcağız köylünün bu davranışına hayli içerliyormuş. Derdini yalnızca bizim Balcı Kemal dediğimiz; görgülü, bilge dedemize anlatırmış. Sonra yaşlandı, iyice dağlara vurdu kendini. Arada bir gören olsa onun saça, sakala karışmış görüntüsünden ürperir, yıllardır selam vermedikleri bu adamın durumuna üzülürlerdi. Ne sonra Cemal’in öldüğü duyuldu…

İşte asıl o zaman gerçek yüzü ortaya çıktı. Meğer bizim Cemal, bir asker kaçağıymış. Ama bizim askerlerden değil. Frenk ordusundan kaçmış. İstiklal harbi zamanında, ülkemizi işgal etmek için gelen Fransız ordusundan firar edip, Adana’da bir Yörük aşiretinin obasına sığınmış.Yörük aşiretinde buna ekmek aş vermişler. Giydirip kuşatmışlar. Sonra oralarda yakalanırım korkusuyla gidecek başka bir yer aramış kendine. Savaşmayı reddettiği için tekrar geriye dönmek en büyük korkusuymuş.Yörük aşiretinin ağası onu bizim buralardan tanıdığı, Balcı Kemal dedeye göndermiş. İşte bu Cemal dedikleri adam, bir Yörük türküsünün peşine takılıp buralara kadar gelmiş. Önceleri pek dilimizden anlamıyormuş, zamanla derdini anlatacak kadar öğrenmiş. Kemal dede ona, köylü huylanmasın diye, Cemal adını takmış. Balcı Kemal dedeye anlatırmış her şeyini zamanında. Ona vasiyette bulunmuş. Eğer demiş, ‘ben ölürsem, cenazemi göndermeyin. Beni, kimsenin kolay bulamayacağı bir yere gömün.’ Kemal dede de, onun çok sevdiği bu köprünün ayağının dibine gömdürmüş.Cemal öldükten sonra Kemal dede, köylüye olanı biteni anlattı. Bütün köylü gözyaşı döktü ardından. Sonra da bazıları hem Karapavli köprüsünün dibini, hem de Cemal’in gömütünü kazdılar. Altın bulacağız diye…”

Yaşlı kadın gömütte yatan Cemal’in hikayesini anlatırken vakit ilerlemiş, Toroslar’ın ardıç kokulu tepelerinin üstüne çoktan yıldızlar dizilmişti.

Yaşlı kadın başını alacakaranlıkta göğe çevirdi. Tepedeki ardıçlığın üzerinden bir yıldız kayarak Cemal’in gömütü’nün olduğu yönde kaybolurken serin bir ürperti yayıldı her yana. Karapavli köprüsünün bulunduğu kanyondan bir anlığına gümüşi ışıklar yükseldi ve gecenin alaca karanlığı bir anlık aydınlığı içine çekti. Yaşlı kadınla birlikte ormanın ürperten sessizliğine dalıp kaybolduk…

(Nisan 2003, Kaş)

——oOo——

Yusuf Yavuz

Çizgi: Sunder Erdoğan