Bir yerde taş varsa, orası cennettir!

Bir yerde taş varsa, orası cennettir!

Üzerinde durduğunuz taşa iyi bakın, o taş Himalayalarla Toroslar’ı kardeş kılıyor; suyunuzu, ekmeğinizi o taş veriyor. ‘Taş’ deyip geçmeden önce bir daha düşünün…

Yusuf Yavuz

Son 15 yıldır Türkiye’nin dağı taşı dilim dilim kesilip inşaat malzemesi olarak satılıyor. Dev iş makineleri, kamyonlar, vinçler, bantlar ormanların koynunda homurdanarak çalışıyor. Mermer, granit, kayrak, mıcır, toz toprak… Toroslar’ın kayaları un ufak edilip zifte bulanarak asfaltla yollara seriliyor. Binlerce yıldır Anadolu insanına yaşam alanı oluşturan tepeler, belenler, sekiler, koyaklar, ovalar, vadiler birer birer işlevini yitiriyor. Yetkililer “buralar orman değil, Allah’ın taşı” diyerek milyonlarca yıllık jeolojik yapıyı bir çırpıda yok edecek belgeleri imzalıyor, tahsisler yapılıyor, halkın bir kısmı ise “bak Allah’ın taşı para etmeye başladı” diye içten içe seviniyor…

Peki bu taşlar, bu kayalar gerçekten hiçbir işe yaramıyor mu? Görüldüğü yerde mutlaka un ufak edilip paraya mı çevrilmeli? Taş işte, ne işe yarayacak deyip geçmeli miyiz? Eğer siz de tüm bu sorulara “evet” yanıtını veriyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz. Yaşadığımız coğrafyadaki bu vahşi saldırılar karşısında yıllardır kafamızı kurcalayan tüm bu soruların ve daha fazlasının yanıtını bulmak için ABD’de yaşayan Türk Hidrojeolog Can Denizman’la birlikte Toroslar’ın batısında bir tur yaptık. Karlı zirvelere yürüyüp, subaşlarında, konakladık. Görkemli kireçtaşı kayalıkların eteğindeki göllerden, verimli polyelere geçip antik su kaynaklarından keçi çobanı Yörüklerin çeşme başlarında soluklandık.

ABD Georgia’da bulunan Valdosta Devlet Üniversitesi’nde hidrojeoloji dersleri veren Doç. Dr. Can Denizman’la Toroslar’ın karakteristik yapısı olan kireçtaşı, bir başka deyişle ‘karst’ konusunda oldukça ilgi çekici bir söyleşi yaptık. “Bir coğrafyada taş varsa tamam” diyen Denizman, Florida’da da karst olduğunu ama toprağın altında olduğu için görülmediğini belirterek, “Bir jeoloğun işi taşla. Bu taşlar görünür olmalı, biz bu taşı kuyu kazarak görmemeliyiz. Çünkü bu taşlar bize bir şey anlatıyor. Bir diğer yönü de tektonik yapılar. Bütün bunlar varsa bir jeolog için o coğrafya cennettir. İşte Toroslar böyle bir cennet. Kireçtaşı su kaynakları açısından da muhteşem bir şanstır. Bunları yok etmek demek, yer altı sularını taşıyan akiferleri yok etmek anlamına gelir” uyarısında bulunuyor.

İşte “Everest’in zirvesine çıktığınızda zirvede iki dakika durduğunuzda da Toroslar’daki ile aynı taşın üstünde durursunuz. Okyanustaki taş bugün dünyanın en yüksek taşı” diyen Hidrojeolog Can Denizman’ın taş ve su hakkındaki çarpıcı sözleri…

TOROSLAR’IN KOYNUNDAKİ SU DEPOLARI

-Toroslar’ı birlikte de gezdik, Göller Bölgesi’ni, Bey Dağları’nı vs geçmişte de biliyorsunuz. Son bir kaç yıldır madencilik adı altında Toroslar üzerinde büyük tahribat var. Bize Toroslar’ı oluşturan kayaçların, taşları, coğrafi oluşumların suyun üretiminden yaşam zincirine katılmasına kadar genel olarak işlevi hakkında bilgi verir misiniz? Genel olarak Toroslar ne anlama geliyor bizim için?

-Toroslar’da en fazla kireç taşı bulunuyor. Bunlar son derece güzel, gelişmiş yapılar. Kireç taşlarının bir özelliği var, kalsiyum karbonattan oluştuğu için erirler. Ekstra bir etki olması gerekmiyor, olağan süreç içerisinde erirler. Yukarıdan sızan su topraktan bir miktar karbondioksit alır ve kalsiyum karbonatı eritir. Bu yüzden Toroslar’daki taşların içinde erime boşlukları olur. En önemli olay bu. Biz buna ‘karst’ diyoruz.

TAŞI YOK ETMEK, SU DEPOLARINI YOK ETMEK ANLAMINA GELİR

-Bunun önemi nedir?

-Bunun önemi şu: Erime boşlukları nedeniyle bu taşlar son derece fazla su depolayabilir, süzebilir ve iletebilir. Biz su depolayıp, iletebilen taşlara ‘akifer’ diyoruz. Örneğin bir alüvyon akiferinde bütün su küçük küçük mikroskobik boşluklarda bulunur, yavaşça akar ve fazla su depolama kapasitesi olmaz. Kum taşı için de benzer durum söz konusu. Ancak karstik kireç taşlarında çok büyük boşluklardan söz ediyoruz. Aşırı su depolama kapasitesi bulunan yeraltı göllerinden bahsediyoruz. Bu nedenle bunlar son derece önemli akiferlerdir. Su kaynakları açısından da muhteşem bir şanstır. Bunları yok etmek demek, yer altı sularını taşıyan akiferleri yok etmek anlamına gelir. Gözenekler çok büyük olduğu için bu su, taşın içindeki kanallarla taşınıyor ve çok hızlı bir şekilde hareket edebilir. Bir noktadan bir başka noktaya çok daha hızlı ulaşabilir su. Bunun bir iyi tarafı var bir de kötü tarafı var. Kötü tarafı şu; eğer bir noktada herhangi bir kirlilik kaynağı varsa buradan yayılacak olan kirlilik çok kısa sürede oldukça uzun mesafelere ulaşabilir. Başka su kaynaklarına karışabilir. Alüvyon ya da kumtaşı akiferinde böyle şeyler olmaz, kirlilik varsa bile bir süre sonra o kendi kendine filtrelenerek azalır.

AKDAĞ’A YAPILAN MÜDAHALE HIZLA EŞEN OVASINA ULAŞIR

-Yani Akdağ’a yapılan bir müdahale, kirlilik vs gibi etkiler Eşen Havzası’ndaki suyu etkiler diyebilir miyiz bu durumda? Gözden uzak bir yerde kirlilik kaynağı oluşturduk, görünen alanı etkilemez’ demek doğru değil bu durumda…

-Kesinlikle… Karstik yapıda en büyük olay bu. Akdağ’da yaptığınız bir müdahale hızla Eşen Havzası’nı etkileyebilir.

-Taş ocakları için yapılan patlatmalar var bir de. Kandilli Rasathanesi’nin ölçümlerine göre 2,6 ölçeğinde deprem etkisine yol açtığı belirtiliyor bu patlatmaların. Bu patlatmaların etkisi nedir size göre karstik yapıya. Özellikle yeraltı suları bağlamında değerlendirebilir misiniz?

-Bu tamamen rastlantısal bir olay. Durup dururken kaynak kuruyabilir, kaybolabilir. Aynı şekilde bir başka yerden çıkması gereken bir kaynak da çıkabilir. Bir noktadan çıkmaz durumunda çünkü. Ama sizin yararlandığınız, çevresine şehir, köy kurduğunuz, yaşamınızı yasladığınız su kaynağı kuruyabilir. Dinamitler konusunda bir çalışma yapmadım ama deprem nedeniyle yok olan, debisi azalan, ya da durup dururken ortaya çıkan kaynaklar olduğunu biliyoruz.

O TAŞ ORADA OLMASAYDI SU AKIP GİDECEKTİ

-Türkiye coğrafyasının hidrojeolojisiyle ilgili yapılan araştırmaları, bilimsel çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz. Özellikle kamuoyunun üzerinde yaşadığı coğrafyanın yapısı, özelliği ve kendisine sağladığı yaşamsal değerler konusundaki algısı, farkındalığı nasıl size göre?

-Dışarıdan baktığımda, aslında sadece dışarıdan göründüğü gibi. Bu Türkiye dışında da aşağı yukarı böyle; cahillik!

-Kamu idarecileri örneğin, ‘burası orman değil, kayalık bir alan biz buraya ruhsat verdik’ diyebiliyorlar. Kaya değersiz bir şey midir, Allah’ın taşı mıdır yalnızca? İnsanların gündelik yaşamında nasıl bir çıkarına karşılık gelir o kayanın orada bulunması, bize bir anlatır mısınız?

-Yaşamın en temel kaynağı su. Bu taş senin su kaynağın. Bu kadar basit. İki kelimeyle özetleyecek olursak, sen böyle yaparak yaşamının kaynağını ortadan kaldırıyorsun. O taş orada olmasaydı oradaki su akıp gidecekti. O taş suyu içinde tutarak sana veriyor. Toroslar’ın suyu kireçli ama bol miktarda su var. Nitelik kıyaslaması bir yana burada su olması bir şans. Ama asıl önemli olan bu konuda bir bilinç oluşmamış olması. Yüzeyde yapılan kirlilik… Benzini şuraya boşaltayım, şu çöpü buraya boşaltayım, şuraya fabrika kurayım… Kirliliğin sadece akarsuya karışıp yüzeyden akıp gideceği yanılgısı var. Alüvyon ya da kumtaşı akiferlerinin olduğu bölgelerde gerçekten de yüzeyle yerin altı arasında fazla bir iletişim yoktur. Ama kireçtaşının, karstın olduğu Toroslar’da yüzeye neyi atarsan yerin altında da onu bulursun. Çünkü direkt bir ilişki var, yüzeyle yeraltı arasında. Yüzeydeki kirlilik yalnızca suyla, nehir yoluyla değil, kayaçlardan doğrudan ve hızla yeraltına ulaşıyor.

BU YAPIDAKİ KİRLİLİK 200 KİLOMETREYE HIZLA ULAŞABİLİR

-Böylesine hassas ve kırılgan bir dengeye oldukça dikkatli davranılması gerekiyor o halde…

-Kesinlikle. Karstik coğrafyada yaşamak hiç kolay değil aslında. Yerin altında çok miktarda suyunuz olabilir ama bunu korumak için oldukça hassas davranmak zorundasınız. Bir başka yanı da kireçtaşının çok fazla eridiği bölgelerde, taşlar sünger gibi olduğu için yüzeyde su olmaz, kuraklık olabilir ama yerin yaklaşık 10 metre altında derya diyebileceğimiz büyüklükteki akifer suyla doludur. Bu tür ortamlarda yüzeydeki sular tamamen yeraltına taşınmıştır. Bu tür ortamlarda polyeler vardır örneğin, bu polyelerin kenarlarında düdenler bulunur. Bu düdenlere karışan herhangi bir kirlilik yeraltı sularını da etkiler ve uzun mesafeleri çok kısa sürede kat edebilir. Hiç farkında olmazsınız örneğin, 200 kilometrelik bir mesafede yaşıyorsunuzdur, kirlilik başka bir yerden gelir sizin yaşadığınız alanı etkiler.

HAVZALAR ARASI SU TRANSFERİNİ İYİ DÜŞÜNMEK GEREKİYOR

-Türkiye’nin su politikalarında eleştiri konusu olan bir başka durum ise havzalar arası su transferi uygulamaları. Örneğin Göksu Havzası’nın sularını tünellerle Konya Ovası’na taşımak gibi. Ya da HES ve baraj projelerinde uygulanan vadilerin suyunu tünellere alarak bir başka alana taşımak. Ekosistem açısından siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu uygulamaları?

-Ben hidrojeoloji mühendisliği eğitimi aldım. Benim eğitimini aldığım mühendislik dalı açısında bakılırsa bu projeler gurur duyulacak bir olay gibi görülebilir. Benim birlikte eğitim aldığımız arkadaşlarımız, öğrencilerim bu projelerde görev alıyorlar. Bir başka yandan yıllardır bir şekilde kuraklaşmış bir bölgeye farklı bir alandan su getirmek övünç duyulacak bir mühendislik olayıdır. Ama burada oldukça dikkatli olmak gerek. Gerçekten de süper bir şey yaptığını zannediyor olabilirsin ama getirdiğin bölgede o su, azalacak. Bunu çok iyi hesaplaman gerek. Dolayısıyla bu sadece mühendislerin kafa yoracağı bir şey değil. Yüzey sularıyla ilgili çalışan uzmanlar, ziraatçılar, sazlıklarla uğraşanlar, botanikçiler; herkes kafa yormalı böyle bir girişime başlamadan önce. Yoksa sadece mühendislik kafasıyla bu işe girişilirse sonuçları beklenmedik olabilir. Sen doğayla bir şekilde doğayla oynarsan, kısa vadede çok güzel sonuçlar alsan bile uzun vadede bunun olumsuz yan etkileriyle baş başa kalabilirsin. Bu yüzden iyice tartıp, iyi düşünmek gerekiyor.

-Bu konuda yaşanmış örnekler var mı bildiğiniz?

-Bunun örnekleri var… Mesela koskoca Los Angeles, kaç yüz mil uzaktan, Colorado Nehri’nin sularını alarak yaşıyor. Nehrin kaynağı olan Colorado’daki insanlar da mahvoluyorlar. Onlara su kalmıyor çünkü. Dünyanın pek çok yerinde benzer örnekler var. Kimde para varsa, kimin gücü yetiyorsa onun düdüğü ötüyor yani.

EVEREST’İN ZİRVESİNE ÇIKINCA TOROSLARDAKİ TAŞIN ÜSTÜNDE DURURSUNUZ

-Bir de Tetis Okyanusu konusunu sormak istiyorum size… Anadolu’nun dağlarının bir zamanlar bu okyanusun altında olduğunu anlatmıştınız sohbetimizde. Himalayalarla Toroslar’ın kardeş olduğu gibi bir gerçek de ortaya çıkıyordu. Bu dağların üzerinde yaşayan insanların daha iyi anlaması bakımında bunu biraz açar mısınız?

-Tabii. Bu çok enteresan bir olay… Zaten dünyanın jeolojik tarihini okumaya, anlamaya başlayınca, insanların bakış açıları da değişiyor. Kıtaların parçalanmasından sonra kuzeyde oluşan bir okyanus var. Bu okyanusun adı, Tetis. Bu okyanus zamanla kapanıyor. Mesela ilk kapanma aşamalarından bir tanesi ta güney kutbuna yakın bir yerde duran Hindistan’ın yavaş yavaş yükselerek, daha doğrusu kuzeye doğru ilerleyerek Avrasya ile çarpışması. Tetis’in doğu tarafındaki ilk kapanışı bu. Daha sonra batı tarafında da İran’daki Zagros Dağları ile Akdeniz’de bizim Toroslar’ın kapanıyor. Tetis kapandıkça güneyden Afrika baskılıyor ve bu baskının ardından Tetis’in içinde suda oluşan kireçtaşları işte bu gördüğümüz Toroslar’ı oluşturuyor. Bu gördüğümüz kireçtaşları bir zamanlar Tetis Okyanusu’nun tabanını oluşturuyordu. Zamanla yükseldiler ve bugün Toroslar’ı oluşturuyorlar. Batıda Fransa’da Alplerden başlıyor, Avusturya ve İsviçre Alpleri, sonra eski Yugoslavya ve Yunanistan’a iniyor; Türkiye’de ise Toroslardan geçerek İran’daki Zagros Dağlarından Afganistan derken Himalayalara kadar uzanıyor. Bunların hepsi tek bir dağ oluşum sürecinin parçası. Aslında şurada bir tepe gördüğümüzde ona ‘dağ’ deriz. Ama jeolojide bu başka bir şey. Jeolojide dağ demek tektonik güçler tarafından oluşmuş bir kuşaktır. İşte Alp-Himalaya Dağ Kuşağı da aynı yaştaki taşlardan (jurra kretase) oluşur. Bizim Toroslar da tam bu kuşağın ortasında kalır. Bugün Alpler’e gidecek olursanız Toroslar’dakiyle aynı taşları görürsünüz. Himalayalar’da Everest’in zirvesine çıktığınızda zirvede iki dakika durduğunuzda da Toroslar’dakiyle aynı taşın üstünde durursunuz. Bu çok enteresandır. Okyanustaki taş bugün dünyanın en yüksek taşı.

-Bugün sizinle sohbet ederken dediniz ki, “Florida’da da karst var ama toprağın altında, yüzeyde görünmüyor. Oysa Toroslar’dakiler yüzeyde ve bilimsel açıdan çok heyecan verici.” Bu size nasıl bir heyecan veriyor?

BİR YERDE TAŞLAR VARSA ORASI CENNETTİR, TOROSLAR BÖYLE BİR YER

-Bir jeoloğun işi taşla. Bir coğrafyada taşlar varsa, tamam. Bu taşlar görünür olmalı, biz bu taşı kuyu kazarak görmemeliyiz. Çünkü bu taşlar bize bir şey anlatıyor. Bir diğer yönü de tektonik yapılar. Bütün bunlar varsa bir jeolog için o coğrafya cennettir. İşte Toroslar böyle bir cennet.

DAĞI TAŞI YOK EDİP YOLLARA SERMEK, ÇOK YAZIK!

-Sizin cennet dediğiniz coğrafyadaki bu taşları kalkınma ve büyüme uğruna mıcır yapıyoruz, kaplama taşı yapıyoruz, buna izin veriyoruz. Bir zamanlar okyanusun tabanındaki taşlar bugün insan eliyle sökülerek Arap şeyhlerinin villalarını, havaalanlarını, iş merkezlerini, otoyolları, asfaltları kaplıyor. Bütün bunlara bakınca ne hissediyorsunuz?

-Her şeyden önce otoyollarda neden mıcır kullanılıyor bunu anlamış değilim ben. Başka ülkelerde de yaşadım ama mıcır kullanıldığını görmedim. Dağı taşı yok edip yollara sermek çok yazık. Bu memleketin dağı taşı çok önemli. Hepsini bir bütün olarak korumamız gerekiyor. Hiçbir şey için değmez bu değerleri yok etmeye.

Hidrojeolog Can Denizman Torosların taşlarının su  üretiminde vazgeçilmez olduğunu söylüyorMESLEĞE BAŞLAMAYA COUSTEAU’YU İZLEYİNCE KARAR VERDİM

-Türkiye’de genel olarak doğa bilimleri, özel olarak da jeolojiyle ilgili bölümlerinin tercih edilmemesini neye bağlıyorsunuz. Oldukça düşük puanla öğrenci alan bölümlere dönüştü bu alanlar. Öte yandan ülke coğrafyasını yeterince bilmeyeni, tanımayan bir kitle de var…

-Ben bu mesleğe başlamaya Jacques Cousteau belgesellerini izledikten sonra karar verdim. Bizi o zamanlar ‘TRT kuşağı’ diye küçümsüyorlardı ama TRT o yıllarda ciddi belgeseller yayınlıyordu. Mesela İpek Yolu Belgeseli’ni TRT’de izledik biz. O beni nasıl etkilemişti. Oysa şimdi evlilik programı izleniyor. Yaşadığı coğrafyayla ilgisi yok insanların. Yazık, beyinleri boşalıyor. Bu konuda acayip ümitsizim. Ama kimi zaman Türkiye’den yurt dışına gelmiş yeni kuşaktan öğrencilerle karşılaşıyorum. Acayip, zehir gibi çocuklar. Her şeyi tartışıyorlar. Onları görünce umutlanıyorum…

Fotoğraflar: Yusuf Yavuz

04.08.2015

© tüm hakları saklıdır

4 yılda 400 milyon dolarlık badem ithal ettik!

4 yılda 400 milyon dolarlık badem ithal ettik!

Badem ağaçları sökülüp yerine villalar, apartmanlar dikildi. Bademin ana vatanı Türkiye 4 yılda 17 bin ton badem ithal ederek 4 yılda 400 milyon dolar ödedi…

Yusuf Yavuz

Dünyanın en kaliteli ve lezzetli bademini yetiştiriyoruz ama tüketime yetişemiyoruz. 2014’te 73 bin 230 ton badem üreten Türkiye’de ağaç başına verim 11-17 kilogram arasında değişirken bu oran ABD’de tam 50 kilo. Yıllık ortalama 17 bin 872 tonu geçen badem ithalatına Türkiye son 4 yılda 400 milyon dolar ödedi. Bademin anavatanı olmasına karşın bu tablonun Türkiye’ye yakışmadığını kaydeden TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, üretimde Fas, Suriye ve Yunanistan’ın gerisinde kalarak dünya 8’ncisi olan ülkemizde badem üretiminin desteklenmesi gerektiğini dile getirdi. Antalya’nın Kaş ilçesinde satın aldığı taşlık ve susuz araziye 5 yıl önce 2 bin adet badem ağacı diken sanatçı Aydın Çukurova ise geçtiğimiz yıl 1 ton civarında ürün aldığını belirterek, “burada insanlar tarımı küçümsüyorlar, yabancılara satılan araziler villalarla doldu. Oysa burası bademin ana yurdu” diye konuştu.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, bademdeki üretimin tüketimi karşılamadığını bildirerek, “dünyanın en lezzetli, en kaliteli bademlerini yetiştiriyoruz ama tüketime yetişemiyoruz” dedi.

BADEM ALANLARI ARTTI AMA ÜRETİM TÜKETİME YETMİYOR

Bayraktar, yaptığı açıklamada, Karadeniz Bölgesi ile ilkbahar geç donları nedeniyle İç Anadolu Bölgesi haricinde Türkiye’nin her bölgesinde yaşam bulan bademin, verimsiz, çorak, taşlı, atıl arazilerde, son derece düşük su ihtiyacıyla rahatlıkla yetişebildiğini belirtti. Bundan dolayı fındıktan sonra büyük alanlarda yetiştirilebilecek, getirisi ve ihracat potansiyeli yüksek sert kabuklu meyve olabileceğine dikkat çeken Bayraktar, “Badem alanları son 10 yılda 3,5 katına çıktı. Üretim alanı 2004 yılında 78 bin dekardı. 2008 yılında 100 bin, 2011’de 200 bin dekarı geçti. 2014’de 270 bin 203 dekara çıktı. Üretim, 2004’de 37 bin tondu. 2013’de 82 bin 850 tona yükseldikten sonra, geçen yıl 73 bin 230 tona indi. Geçen yıl hariç üretim 2006’dan beri artıyor. İklim koşulları neticesinde geçen yıl ağaç başına verimin 16-17 kilogramdan 13 kilograma düşmesi nedeniyle üretimde azalma oldu” bilgisini aktardı.

Türkiye 4 yılda 400 milyon dolalrık badem ithal  etti

‘ATIL BIRAKILAN ARAZİLERDE BADEM ÜRETİLEBİLİR’

Datça yöresindeki üretimiyle bilinen Datça bademinin, ABD’de ıslah edilen çeşitlerinin devreye girmesiyle giderek yaygınlaştığını kaydeden Bayraktar, verilen destekler nedeniyle, çiftçilerin çok fazla para harcamadan bahçe kurarak bir dekardan diğer ürünlerden elde edilen gelirin 2-3 katını kazanabildiğini anımsatarak, “Çiftçilerimiz, atıl bıraktıkları taşlı, boş ve kıraç arazilerinde badem üretebilirler” dedi.

TÜRKİYE SURİYE VE YUNANİSTAN’IN ARDINDAN 8. SIRADA

Öte yandan badem yetiştiriciliğinin süneyle mücadelede sağladığı kolaylık açısından, buğday üretimini de olumlu etkilediğine dikkati çeken Bayraktar, “badem ağacı süne zararlısının konukçu ağacıdır. Badem ağacının salgıladığı nektarin süne zararlısının kendine çeker. Kabuklarının arasındaki parazitler ile süne zararlısını yok eder” ifadelerine yer verdiği açıklamasında, Anadolu’nun bademin gen kaynağı olmasına karşın Türkiye’nin üretimde, ABD, İspanya, İran, Fas, Suriye, İtalya ve Yunanistan’ın ardından 8’nci sırada yer aldığını belirten Bayraktar, dünya badem üretiminin 2,9 milyon tona ulaştığını kaydetti.

‘AĞAÇ BAŞINA VERİM TÜRKİYE’DE 11, ABD’DE 50 KİLOGRAM’

Türkiye’deki badem yetiştiriciliğinin, gerekli altyapı çalışmalarının yapılmamış olması nedeniyle henüz istenilen düzeye gelmediğini vurgulayan Bayraktar, şunları söyledi: “Ülkemizde ağaç başına ortalama badem verimi yıllara göre 11 ile 17 kilogram, ıslah edilmemiş yerli bademlerde 5-10 kilogram arasında değişirken, Amerikan bademinde verim 50 kilograma kadar çıkmaktadır. Yüksek verime ulaşmış ABD, dünya badem ihracatının yüzde 60’ını karşılamaktadır.

‘4 YILDA 311 MİLYON DOLARLIK BADEM İTHALATI BİZE YAKIŞMIYOR’

Bademin anavatanı olmamıza, hemen her bölgemizde milyonlarca yabani badem ağacı bulunmasına rağmen, son 5 yılda 89 bin 361 ton badem ithal ettik. İhracatımız aynı dönemde 33 bin 216 tonda kaldı. Yıllık ortalama ithalat 17 bin 872 tonu, ihracat ise 6 bin 643 tonu geçiyor. 2010-2014 döneminde 311,9 milyon dolarlık badem ihraç ederken, ithalat 399,2 milyon doları buldu. Buna göre, yıllık ortalama badem ihracatımız 62,37 milyon dolarken, ithalat 79,84 milyon dolara ulaşıyor. Bu bize yakışmıyor.”

‘FINDIKTAKİ GİBİ BADEME ALAN BAZLI DESTEK VERİLMELİ’

Badem yetiştiriciliğinin yaygınlaştırılarak verim ve üretimin artırılması için yapılması gerekenleri de sıralayan TZOB Başkanı Bayraktar, “Badem üretiminde çeşit standardizasyonu sağlanmalı, Standart ve kaliteli çeşitlerden elde edilen fidanlar üreticiye ulaştırılmalı, Kapama bahçe kurulması teşvik edilerek desteklenmeli, İhracat potansiyelini arttırmak için dış pazarlara yönelik çalışmalara önem verilmeli, Badem üreticisinin girdi ihtiyaçlarının karşılanması için destekler zamanında ödenmeli, Gübre, mazot, toprak analiz desteğinin yanı sıra prim desteği ya da fındıktaki gibi alan bazlı destek verilmeli, Üreticimizin, ürününü değerine pazarlayabilmesi, kaliteli ürünün her an piyasada bulunabilmesi için lisanslı depoculuk ve ürün ihtisas borsaları hayata geçirilmeli, Bademin, mekanizasyon yoluyla el değmeden sağlıklı koşullarda işlenerek iç badem olarak pazarlanması sağlanmalı” önerisinde bulundu.

‘PAZARLAMA SORUNU YOK, ÜRETİM ARTARSA DEĞERLİ BİR İHRAÇ ÜRÜNÜ OLUR’

Getirisi yüksek, sanayide de kullanımı yaygın, şifa kaynağı olan bademin, pazarlama sorunu bulunmadığını da vurgulayan Bayraktar, “yabani badem ağaçları aşılanır, modern badem bahçeleri kurulursa, üretim olağanüstü hızla artar ve Türkiye fındık gibi değerli bir ihraç ürününe kavuşur” diye konuştu.

Sanatçı Aydın Çukurova Kaş'taki arazisinde 5 yıl  önce badem üretimine başladı, çevresine örnek olduSANATÇI AYDIN ÇUKUROVA’NIN ÖRNEK OLACAK BADEM ÜRETİMİ GİRİŞİMİ

Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Çukurbağ mahallesinde yaşayan ressam ve fotoğraf sanatçısı Aydın Çukurova’nın 5 yıl önce başladığı badem üretimi girişimi ise bugün örnek gösterilen bir sonuca ulaştı. 2009 yılında Çukurbağ Mahallesi’nin susuz ve taşlık yamaçlarında sanat köyü kurmak için satın aldığı 50 dönüm arazide badem yetiştirme kararı alan Çukurova, “bu arazide sanat köyü kurmayı hedefliyorduk ama insan ilişkileri giderek farklılaşmaya başladı. Sonra buradaki doğanın dengesini kavradıkça, onun dengesini bozmadan bu araziyi yeniden yeşillendirmek için ne yapabiliriz diye düşününce badem üretimi yapmaya karar verdik. Çünkü buradaki arazilere baktığımızda atalar, dedeler hep badem yetiştirmişler, arazi ve iklim bademe çok uygun. Yurt dışından gelen ürünlere bakıldığında da yıllardır üçüncü sınıf badem tükettiğimizi fark edince de kararımız pekişti.

Kaş badem çiftliğinde dünyanın dört bir yanından  gelen gönüllüler hasat yapıyor DSC06070 El bademi olarak anılan nonperial'in özelliği parmakla  kırılması El bademi çiftliğinde üretilen bademler online olarak  tüketiciye ulaşıyor

‘AĞAÇLAR 4,5 YAŞINA GELDİĞİNDE ÜRÜN ALMAYA BAŞLADIK’

2010 yılında 1,5 yaşında ‘nonperial’ cinsi 2 bin civarında sertifikalı badem fidanı diktik. Üçüncü yıldan itibaren, ağaçlar 4,5 yaşına geldiği zaman ürün almaya başladık. Geçen yıl 1 ton civarında ürün elde ettik. Bu yıl ise oldukça iyi bir çiçeklenme vardı ancak iki kez dolu afeti olduğu için yüzde 65 ürün kaybı olmasını bekliyoruz. Bu rağmen iyi bir hasat dönemi geçiriyoruz” dedi.

DÜNYANIN EN ÇOK TERCİH EDİLEN BADEM CİNSİ

Dünyanın değişik ülkelerinden ve Türkiye’den gönüllüler eliyle hasadı yapılan nonperial cinsi bademin kalitesinin yanında iki parmak arasında kırılabildiği için tercih edilen bir ürün olduğunun altını çizen Çukurova, “dünyada en çok tercih edilen bu badem cinsinin özelliği yarı bodur olması. Acı badem dediğimiz türle birbirini tozluyor. Ancak bizim bahçemizde eskiden kalma badem ağaçları vardı, onları kesmedik, bu yüzden tozlaşma sıkıntısı yaşamıyoruz. Bizim çiftliğimiz Türkiye’de bu cinsi üreten ilk çiftliklerden biri” diye konuştu.

Kaş Çukurbağ mahallesindeki taşlık yamaçlar badem  üretimi için uygun bir iklime sahip Kaş badem çiftliğinde hasat sürüyor Sanatçı Aydın Çukurova 5 yıl önce başladığı  badem üretimi girişiminde örnek bir bahçe kurdu Kaş'taki badem çiftliğinde hasat gönülüler  tarafından yapılıyor

‘ARACIYI ORTADAN KALDIRDIK, ONLİNE SATIŞ YAPIYORUZ’

Aracılık sisteminin kendisini ürününü doğrudan pazarlama yoluna ittiğini de anlatan Çukurova, “tarım ürünlerinde fiyatı toptancıların belirlemesi durumu bademde de geçerli. Toptancılar ‘badem bademdir’ diye düşünerek ürünün organik olup olmamasıyla pek ilgilenmiyor. Sertifikasyon kuruluşlarının kaprisleri de cabası. Ben doğal bir ürün elde ediyorum ve bunu paketleyerek kendi olanaklarımızla pazarlıyoruz. Marka tescili yaptırıp, kurduğumuz web sitesi (El Bademi Çiftliği) aracılığıyla tüketiciye online satış yapabiliyoruz. Kolay kırılan kabuğu tüketici için de büyük bir avantaj. Çünkü uzmanlar ceviz ve badem gibi ürünlerin kabuğu kırılınca hemen tüketilmesini öneriyor. Aksi halde beklediği zaman besin değerini yitiriyor ürün” diye konuştu.

‘İNSANLAR ARAZİLERİNİ SATTI, BADEMLERİN YERİNE VİLLALAR DİKİLDİ’

Kaş’ın Çukurbağ Mahallesi’nin yakın zamana kadar badem ağaçlarıyla dolu olduğunu ancak köylülerin yabancılara sattığı arazilerin turizm amacıyla imara açıldığını dile getiren Çukurova, “turizm, insanları kolay kazanca alıştırıyor. İnsanlar yılda bir kez gelip badem ağaçlarını sopayla dövüp gidiyorlar. Kendi topraklarını, ağaçlarını küçümsüyorlar. Tarım yapmıyor, topraklarını işlemiyorlar. Bu yüzden arazilerini satıyorlar, sökülen ağaçların yerine villalar dikiliyor. Köylere kentlerden ‘kötü göç’ geliyor. Oysa burası bademin ana yurdu. Biz burada bahçe kurarken çevremizdeki insanlar bize gülüyorlardı. ‘Bu taşlı arazide nasıl ağaç yetiştireceksiniz’ diyorlardı. Şimdi bizim bahçemiz ilçe tarım müdürlüğü tarafından örnek bahçe olarak gösteriliyor. Oysa atalar da bunu yapmışlar. Çünkü badem azla yetinen mütevazı bir ağaç, kışın yağan yağmur suyuyla yetinmesini biliyor. 100 yıl önce buradaki ağaçları aşılayarak ürün yetiştirmişler” ifadelerini kullandı.

03.08.2015

© tüm hakları saklıdır

1700 yıllık tarih hurda et karavanında!

1700 yıllık tarih hurda et karavanında!

Karaman’ın Ermenek ilçesindeki arkeolojik kazılarda ortaya çıkan Roma dönemine ait iskeletler önce hurda bir et karavanına konuldu, ardından da incelenmesi gereken tarihi buluntuların ortadan kaybolduğu iddia edildi.

Yusuf Yavuz

Karaman’ın Ermenek ilçesinde bulunan Germenikopolis antik kentinde geçtiğimiz Mart ayında başlatılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkan kemiklerin kayıtları alındıktan sonra çöplük niteliğindeki et karavanda bekletildiği, ardından da ortadan kaybolduğu öne sürüldü. Germenikopolis nekropolünde, Roma dönemine ait olduğu belirtilen ve M.S 3. yüzyıla tarihlenen kaya mezarlarında ortaya çıkarılan toplu insan iskeletlerinin incelenmesi amacıyla Burdur’daki Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’ne gönderilmek üzere toplandığı açıklanmıştı. Ancak önemli kişilere ait olduğu belirtilen yaklaşık 1.700 yıllık insan iskeletlerinin laboratuvara gönderilmek yerine ortadan kaybolduğunun öne sürülmesi ilçeyi karıştırdı. Karaman Müze Müdürü Abdülbari Yıldız ise iddiaları yalanladı.

BÖLGENİN TARİHİNE IŞIK TUTACAK BULUNTULAR ORTAYA ÇIKTI

Anadolu’nun binlerce yıllık zengin kültür mirasını barındıran kentlerinden biri olan Karaman’ın Ermenek ilçesinde geçtiğimiz Mart başlatılan kazı çalışmalarında önemli buluntular elde edildi. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi (KMÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nün danışmanlığında Karaman Müze Müdürlüğü tarafından sürdürülen kazılar kapsamında Germanikapolis antik kentinde açılan kaya mezarlarında toplu iskeletlere rastlandı. M.S 3. yüzyıla tarihlenen Roma dönemine ait mezardan çıkarılan iskeletlerin toplanarak Burdur’daki Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’ne gönderileceği açıklandı. 10 ila 12 kişinin toplu olarak gömüldüğü mezarlardan çıkarılan iskeletlerin incelenmesinin ardından, tıp tarihinden salgın hastalıklara bölgenin tarihine ilişkin pek çok bilginin de gün yüzüne çıkması bekleniyordu.

ET KARAVANINDA TUTULAN TARİHİ İSKELETLER SIR OLDU İDDİASI

Ancak incelenmek üzere toplanan kemiklerin laboratuvara gönderilmek yerine kazı alanında bulunan bir et karavanında bekletildiği, bir süre önce de ortadan kaybolduğu öne sürüldü. Akçamescit Mevkiinde bulunan ve alanda yapılan kazıların ardından turizme açılacağı belirtilen nekropolün ise kaderine terk edilerek çöplüğe dönüşmesi ilçe halkının tepkisini çekiyor. Tarihe ışık tutacak buluntuların incelenmek yerine ortadan kaybolmasıyla ilgili ise yetkililerin bir açıklama yaparak kamuoyunu aydınlatması istendi. İlçe halkı, bölgede gelişigüzel sürdürüldüğü öne sürülen Germanikapolis kazılarının incelenerek ihmali bulunan sorumlular hakkında gerekli işlemlerin yapılmasını talep ediyor.

Ermenek'teki kazı alanında kaya mezarları açılarak  toplu iskeletler çıkartıldı Et karavanında tutulan kemiklerin akibeti belirsiz 1700 yıllık Roma dönemine ait kaya mezarından  çıkarılan kemikler çöp torbalarında konteynıra atıldıKARAMAN MÜZE MÜDÜRÜ YILDIZ: ‘BUNLAR DEĞERSİZ PARÇALAR’

İddialar hakkında sorularımızı yanıtlayan Karaman Müze Müdürü Abdülbari Yıldız, söz konusu bölgedeki kazıların tamamlandığını belirterek, “kazılar sırasında ortaya çıkarılan buluntular geçici olarak karavanda saklanıyor, akşam da depoya alınıyor. Bölgede bulunan iskeletlere ait iki kafatasını Burdur MAKÜ’ye antropoloji bölümüne gönderdik. Sonuçlarını Eylül ayı gibi alabileceğiz sanırım. Ancak burada kalan kemikleri bir iskelet olarak düşünmeyelim. Amorf dediğimiz, fazla değeri olmayan parçalar. Bunları da çöpe atmıyoruz, toplayıp müzemiz denetiminde muhafaza ediyoruz” diye konuştu.

‘KARAVANA KAZMA KÜREK KOYUYORUZ, DEPO OLARAK DÜŞÜNMEYİN’

Yıldız, arkeolojik buluntuların çöp torbaları içerisinde et karavanında depolanmasıyla ilgili sorumuza da, “orayı bir depo olarak düşünmeyin. Kazma kürekleri oraya koyuyoruz. Bu karavan orada atıl durumdaydı, biz onu değerlendirdik. Biz belediyenin desteğiyle sıfır bütçeyle yaptık bu kazıları” yanıtını verirken karavanda bekletilen kemiklerin ortadan kaybolduğu iddialarını da yalanladı.

03.08.2015

© tüm hakları saklıdır

Tüketim çılgınlığı atom bombasından daha vahim!

Tüketim çılgınlığı atom bombasından daha vahim!

Yusuf Yavuz

Nükleer Fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan Hiroşima’ya atılan atom bombasının 70. yıl dönümü nedeniyle yaptığı değerlendirmede, insanlığın nükleer ve kimyasal silah dehşetini yaşadığı 2. Dünya Savaşı’nın çok pahalı bir ders olduğunu ve günümüzde oluşan nükleer denge dolayısıyla yeni bir nükleer savaş olasılığının düşük olduğunun altını çizerek, “yeni dönemde yeni risklerle karşı karşıya kalındı. Nüfus patlaması ve savurgan tüketimin çevre felaketine yol açan kirlilik ve yıkım etkisi, gelir dağılımında giderek artan adaletsizlik, terör, göç ve bölgesel savaşlar. Umarız ki beşiğimiz ve mezarımız olan mavi gezegenimizin insanlık için tek barınak olduğu bilinci giderek yayılır. Kapitalist ekonominin uydurduğu ‘sürdürülebilir kalkınma’ peşinde koşmaz, doğayla uyumlu ‘sürdürülebilir yaşam’ arayışına koyulur. Aksi takdirde bu yüzyıldaki kıyım 2. Dünya Şavaşı’nı elliye katlayacaktır” görüşünü dile getirdi.

İNSANLIĞIN ÖLDÜĞÜ HİROŞİMA’NIN 70. YILI

6 Ağustos 1945’te ABD tarafından Japonya’nın Hiroşima kentine atılan atom bombasının üstünden tam 70 yıl geçti. Hiroşima’nın ardından Nagazaki’ye atılan atom bombası, yaklaşık 200 bin insanın ölümüyle sonuçlandı. Nükleer Fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan, Hiroşima’nın 70. yıldönümü nedeniyle yaptığı değerlendirmede, 3 kilometre çapındaki alan içerisinde bulunan her şeyi yakıp yıkan 15-20 bin ton TNT’ye eşdeğer olan 2 atom bombasının ardından ölen 200 bin kişinin yarısının birinci gün yanarak öldüğünü, geri kalanının ise yanık yaraları ve radyasyon etkisiyle kanserden dolayı 1-2 yıl içerisinde yaşamını yitirdiğini belirtti.

6.Ağustos.1945 te Hiroşimaya atılan 15 kTon TNT  eşdeğeri  Uranyum Bombası (Little Boy)6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atılan 15 kTon TNT eşdeğeri Uranyum Bombası (Little Boy)
9.Ağustosta Nagazakiye atılan 20 kTon TNT eşdeğeri  Plutonyum Bombası (Fat Man)9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atılan 20 kTon TNT eşdeğeri Plutonyum Bombası (Fat Man)
Pilot Paul Tibbets,  annesinin adını (Enola Gay)  taşıyan B-29 Uçağının önünde. (Boing yapımı bombardıman  uçağı)Pilot Paul Tibbets, annesinin adını (Enola Gay) taşıyan B-29 uçağının önünde (Boing yapımı bombardıman uçağı)
Atom bombalarının, Hiroshima (solda) ve Nagasaki  (sağda) üzerinde yükselen bulutları (pilotlar tarafından çekilmiş  orijinal fotoğraflar)Atom bombalarının, Hiroshima (solda) ve Nagasaki (sağda) üzerinde yükselen bulutları (pilotlar tarafından çekilmiş orijinal fotoğraflar)

NÜKLEER FİZİKÇİ PROF. DR. ERCAN: ‘SAVAŞ, GERİ ZEKALILIK GÖSTERGESİDİR’

Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyada savaş çığırtkanlığı yapıldığı bir dönemde, “Vatan’ı savunmak dışında savaş cinayettir” diyen Atatürk’ün bakış açısını benimsediğinin altını çizen Prof. Dr. Ercan, “Gerçekten de vatan savunması söz konusu değilse, savaş insan kanından nemalanan katillerin işidir. Yıllarca doğudaki, şimdi güneyimizdeki bataklığı hazırlayanlar temelde batının silah tüccarları ve onların içerideki sivil-asker hempalarıdır. Savaş sadece ahlâk düşüklüğünün bir göstergesi değil, aynı zamanda yönetici konumda olanlar için beceriksizliğin, geri zekâlı oluşun da bir göstergesidir. O nedenle yöneticilerimize ders olsun diye söylüyorum; aptallar problemleri yaratır, akıllılar onların yarattığı problemleri çözer ancak; gerçek üstün akıl odur ki, problemleri çözen değil, problemleri yaratmayan akıldır” görüşünü dile getirdi.

İşte Nükleer Fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan’ın Hiroşima’nın 70 yıldönümünde yaptığı uyarılarla dolu kapsamlı değerlendirmesi:

ABD EMPERYALİZMİNİN MİLİTARİST YÜKSELİŞİ

“Japonya, 2 Eylül 1945’te Amerika, Kanada ve İngiltere’den oluşan müttefik kuvvetlere koşulsuz teslim oldu. Almanya ise 3 ay önce teslim olmuştu. Böylece, Adolf Hitler’in başında bulunduğu Almanya tarafından 1 Eylül 1939’da Polonya’nın istila edilişi ile başlayan ve 6 yılda, yarıdan çoğu siviller olmak üzere, yaklaşık 80 milyon insan zayiatına neden olan korkunç savaş da resmen bitmiş oluyor ve dünya yeni bir çağa, ‘nükleer çağ’a giriyordu. Bu dramatik yeni başlangıçla birlikte, ABD emperyalizmi dizginlenemez militarist yükselişini sürdürmeye başladı.

EİNSTEİN’İN 3. DÜNYA SAVAŞI ÖNGÖRÜSÜ: TAŞ VE SOPA

Kore, Vietnam, Afganistan ve Irak savaşlarında ve dünyanın dört bir yanındaki -anti kapitalist devrimci hareketleri- bastırmakta kullanılan ABD silahlı kuvvetleri, dünyadaki bütün ülkelerin askeri güçlerinin toplamına eşdeğer güçte büyük bir savaş makinesidir. Artık bundan sonraki savaşlarda, özellikle nükleer silahların kullanılacağı savaşlarda askerlerden çok sivil halk kitlelerinin ölümle karşı karşıya kalacağı anlaşılmış oldu. Bu nedenle, Fizikçi Albert Einstein muhtemel bir nükleer savaş sonrası insanlığın düşeceği perişan duruma vurgu yaparak, ‘Üçüncü dünya savaşından sonraki savaşlar herhalde taş ve sopalarla yapılır’ demişti.

NOBEL ÖDÜLLÜ FİZİKÇİ NÜKLEER BOMBA İCAT EDİYOR

ABD’nin 1942-46 arası gizli olarak sürdürdüğü atom bombası yapımını içeren ‘Manhattan Projesi’nde görev alan Robert Oppenheimer, Enrico Fermi, Ernest Lawrence, James Chadwick gibi dönemin ünlü fizikçileri, 16 Temmuz 1945’te başarıyla gerçekleştirdikleri nükleer denemede (Trinity Deneyi) nükleer bomba dehşetinin de yakından tanığı oldular. Parçacık hızlandırıcısı ‘Siklotron’u icadından ötürü Nobel ödülü almış olan Ernest Lawrence, Japon elçisinin de yapılacak nükleer deneye davet edilmesini, elçinin nükleer bombanın gücünü bizzat görmesini, dehşetini bizzat yaşamasını istemiş ve böylece bombanın Japonya kentlerine atılmasına gerek kalmadan, Japonya’nın teslimiyete ikna edilebileceğini, savaşın daha az insan zayiatı ile sonlandırılabileceğini söylemişti. Ne yazık ki Lawrence’in bu önerisi Amerikan yönetimince kabul görmedi ve Roosevelt’in ani ölümü sonrası Başkan olan Truman, Japonya’ya nükleer bomba atılmasına onay verdi.

400’DEN FAZLA NÜKLEER, ELEKTRİĞİN YÜZDE 15’İNİ KARŞILIYOR

O günden bu yana 70 yıldır barış amaçlı olsun, savaş amaçlı olsun nükleer teknolojiler sürekli geliştirildi. Genelde her savaşa ‘ulusal güvenlik amaçlı’ şeklinde bir kılıf geçirilir. Yaklaşık dörtte biri atmosferde, diğerleri yer altında olmak üzere 2 binin üzerinde nükleer deneme gerçekleştirildi. Sivil alanlarda da nefes kesen teknolojik gelişmeler ardı ardına geldi. Tarımda ve tıp alanında insan sağlığına yararlı nükleer teknikler; sterilizasyon, röntgen, MR, tomografi, SPECT, PET, radioterapi, çağımızın vazgeçilmezleri oldu. Bunun yanı sıra elektrik enerjisi üretmek için, toplam 370 GWe gücünde, 400 den fazla nükleer santral inşa edildi. Dünyadaki tüm nükleer santrallerin dörtte biri (güç olarak üçte biri) ABD de bulunuyor. Gerçi bu santraller dünyanın elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 15’ini karşıladı ama elektrik üretiminin yanı sıra, ‘yan ürün’ olarak, nükleer bomba yapımında kullanılabilecek plütonyum da elde edildi.

RUSLARIN YAPTIĞI AKKUYU’DA 16 NÜKLEER BOMBA ÜRETİLEBİLİR

1000 MW gücündeki bir nükleer reaktörde bir yılda kabaca 200 kg. plütonyum elde edilebiliyor. Örneğin yap-işlet modeline göre mülkiyeti Rusya’nın olan 4800 MW gücündeki Mersin-Akkuyu Nükleer Santralı da teorik olarak, bir yılda her biri 150 bin ton TNT gücünde 16 nükleer bombaya yetecek miktarda, 960 kg. plütonyum üretebilecektir. Tabii nükleer patlayıcı üretmek için illa nükleer santral olması gerekmiyor. Şimdiye kadar dünya nükleer reaktörlerinde patlayıcı olarak kullanılabilecek nitelikte muhtemelen 1000 ton Pu-239 elde edilmiş olmalı. Yüksek enerjili a-ışını salarak bozunan (Yarılanma süresi 24 bin yıl) ve radyasyon etkisinden çok kanserojen ‘toksik’ etkisiyle tanınan bu yapay element plütonyumun parasal değeri yaklaşık 5 milyon$/kg.dır.

NÜKLEER GÜCE SAHİP 8 ÜLKE

Bugün dünyada nükleer silahlara sahip olan ve ‘Nuclear Powers’ olarak tanınan 8 ülke var: ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore. Bunlara 100 kadar nükleer başlık sahibi olduğu bilinen İsrail’i de eklemek lazım. ABD nin fisyon tipi (Uranyum-23 veya Plutonyum-239 atom çekirdeklerinin parçalanması ) nükleer patlamayı gerçekleştirmesinden 4 yıl sonra, 1949 yılında Rusya da atom bombasını patlattı. Rusya’nın atom programının başında ünlü Rus fizikçileri Andey Saharov ve İgor Kurçatov bulunuyordu. Arkasından İngiltere, Fransa ve Çin atom bombalarını patlattılar.

ANAYASA İZİN VERSE JAPONLAR DA NÜKLEER BOMBA YAPACAK

1970’ten bu yana dünyada artık 5 ‘Super Nuclear Power’ ülke var ve BM’deki 193 eşit üye ülke arasında bu 5 ülke ‘diğerlerinden daha eşit’ olarak daimi ‘veto’ hakkına sahip oldular. İşe en geç başlayan Çin en becerikli çıktı; normal nükleer bomba yapımından 3 yıl sonra, Fransa’dan 1 yıl önce, termo-nükleer bomba imalini başardı. Aslında anayasaları izin verse ve isteseler, 2. Dünya Savaşı’nın yenik ülkeleri Japonya ve Almanya da bu listeye çoktan dâhil olabilecek düzeyde bilimsel ve teknolojik olanaklara sahip ülkelerdir. Son zamanlarda uluslar arası önemli yaptırım kararlarında, ‘5+1′ şeklinde bir diplomatik formülasyonla, artık Almanya da 5’li veto grubuna dâhil ediliyor.

YENİ RİSKLER: SAVURGAN TÜKETİM, İKLİM, GÖÇ VE TERÖR

Özetleyecek olursak; 2. Dünya Savaşı, tüm insanlık için çok pahalı bir ders oldu. İnsanlık sadece Nükleer dehşeti değil, kimyasal silah dehşetini de yaşadı. Genel geçer kanaat o ki, yeni bir küresel nükleer savaşı engelleyecek küresel nükleer denge artık kurulmuştur; bir nükleer savaş olasılığı çok düşük görünüyor. Ama yeni dönemde yeni risklerle karşı karşıya kalındı; 1- Nüfus patlamasının ve savurgan tüketimin çevre felaketine yol açan kirlilik ve yıkım etkisi, ağırlıklı olarak fosil yakıt kullanımından kaynaklanan olumsuz iklim değişikliği küresel ısınım, su baskınları, kuraklık, susuzluk. 2- Gelir dağılımında gittikçe artan adaletsizlik, zenginin daha zengin, fakirin daha fakir oluşu ve küresel yaşam kaynaklarının dengesiz dağılımı, sonuçta kaos, göç, terör, bölgesel savaşlar.

BU YÜZYILDAKİ KIYIM 2. DÜNYA SAVAŞI’NI 50’YE KATLAYACAK

Umarız ki, beşiğimiz ve mezarımız olan mavi gezegenimizin, insanlık için tek barınak yeri olduğu ve bu gezegenin çok kırılgan yaşam ortamını korumak gerektiği bilinci giderek yayılır. Liberal ekonominin dünya yaşam kaynaklarını sömüren umursamaz üretim furyası son bulur; ‘tüketim toplumuna’ doğru evrimleşen insanlık, çok geç kalmadan, gezegeni yaşanamaz hale getiren savurgan yaşam tarzından vazgeçer, nüfus artışını dizginler. Kapitalist ekonominin uydurduğu ‘sürdürülebilir kalkınma’ peşinde koşmaz, doğayla uyumlu sürdürülebilir yaşam modeli arayışına koyulur. Aksi takdirde bu yüzyıldaki kıyım 2. Dünya savaşını elliye katlayacaktır.”

02.08.2015

© tüm hakları saklıdır

Artık asfalyaların atsın be anam!

Artık asfalyaların atsın be anam!

Yusuf Yavuz

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun Karadeniz’deki Yeşil Yol direnişinin simgesi olan Rabia Ana’ya yönelik “Her önüne gelen çıkıyor bir yere meşhur olmak için, dozerin önüne geliyor” sözlerine yönelik tepkiler sürüyor. Bakan Eroğlu’nun kendisine yönelik ifadelerine “benim asfalyalarımı attırmasınlar” yanıtını veren Rabia Özcan’a açık mektup yazan Türk ormancılığının önde gelen isimlerinden Doç. Dr. Yücel Çağlar, “atsın be anam; atsın artık! Hiçbir ‘kıymeti harbiyesi’ olmayanlar, ‘sorumsuz bakan’ da sayılsalar, yalnız halkın ‘asfalyasının atmasından’ anlar çünkü” ifadelerini kullandı.

BAKAN EROĞLU: ‘YEŞİL YOLDA AĞAÇ KESİLMEDİ’

Samsun’dan Artvin’e Karadeniz’in yaylalarını birbirine bağlayacak olan Yeşil Yol Projesi’ne yönelik yöre halkının gösterdiği tepkiler Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na soruldu. Yeşil Yol Projesi’ne taraf olduğunu kaydeden Bakan Eroğlu, “Ne kadar ağaç kesilirse ben 100 katını dikeceğim. Zaten bu yolun yüzde 80’ni ormandan geçmiyor. Şu ana kadar da bir ağaç kesilmiş değil. Yol ve su olmazsa medeniyet olmaz. Doğu Karadeniz’de turizm öncelikli bir gelişime ihtiyaç var” diye konuştu.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Yeşil Yolu savunarak  tek bir ağaç kesilmediğini öne sürdü‘MEŞHUR OLMAK İSTEYEN DOZERİN ÖNÜNE GELİYOR’

Yeşil Yola karşı direnişin simgesi olan Rizeli Rabia Ana için de “Her önüne gelen çıkıyor bir yere meşhur olmak için, dozerin önüne geliyor” ifadelerini kullanan Bakan Eroğlu’na yanıt veren Rabia Özcan, “Ben toprağımın mücadelesindeyim ne ünü ne şöhreti. Benim asfalyalarımı (sigortamı) attırmasınlar” diye yanıt verdi.

DOÇ. DR. ÇAĞLAR RABİA ANAYA MEKTUP YAZDI

Konuyla ilgili tartışmaya Rabia Ana’ya bir mektup yazarak katılan Türkiye ormancılık camiasının önemli isimlerinden Doç. Dr. Yücel Çağlar, “Sevgili Rabia Ana” diye başladığı mektubunda, “Duymuşsundur; ‘sorumsuz bakan’ hepimizin gözünün içine baka baka; ‘orada kesilen ağaçların fazla bir kıymeti harbiyesi yok, kesilen ağaçların yüz katını dikeriz’ dedi. Alışmıştık onun iş bilmezliğine ancak bu sözleri hepsinin üzerine tüy dikti be Sevgili Anam. Eğer bir ‘sorumsuz bakan’ kalkıp da böyle sözler edebiliyorsa bence asıl onun bir ‘kıymeti harbiyesinin’ olduğu söylenemez. Bu kişi ‘sorumsuz bir bakan’ da olursa eğer, onun yalnızca ‘kıymeti harbiyesinin’ bulunmadığı değil, deyim yerindeyse ‘sapla samanı karıştırdığı’ da söylenebilir” ifadelerini kullandı.

Doç. Dr. Yücel Çağlar‘YAŞANANLARDAN DERS ÇIKARMAMIŞLAR ANLAŞILAN’

Görkemli Gezi direnişinin de böylesine bir değerlendirme sonrası başladığını anımsatan Çağlar, “Anlaşılan Sevgili Rabia Anam; yaşananlardan hiç ama hiçbir ders çıkarmamışlar” görüşüne yer verdiği mektubunda ayrıca şunları dile getirdi:
‘PROF. OLUP SAPLA SAMANI KARIŞTIRAN SORUMSUZ BAKAN’

“Belki gözünden ve kulağından kaçmıştır: Aynı ‘sorumsuz bakan’, 2008 yılında 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu’nun ormanlarımızı turizm yatırımcılarının yolgeçen hanına çevirecek biçimde değiştirilmesi tasarısı gündeme geldiğinde de; ‘Tasarı makilik alanları ve bozuk ormanları kapsıyor… Bazı alanlar var ki orman olarak gözüküyor, fakat makilik alan. Hiçbir şeyin yetişmesi mümkün değil’ diyebilmişti. Hem ‘Prof.’ olup hem de böylesine bilimdışı gerekçeler öne sürebilen bir ‘sorumsuz bakana’ yalnızca ‘kıymeti harbiyesinin olmadığını’ ya da ‘sapla samanı karıştırdığını’ söylemek bile oldukça iyimser bir değerlendirme sayılmalı.

HAVVA BEKAR ADLI KADIN IS MAKINESININ GECECEGI GUZEGAHA OTURARAK YOL PROJESI ICIN TEPKILERINI DILE GETIRDI. FOTO: MUHAMMET KACAR RIZE-DHARabia Özcan Bakan Eroğlu'na 'benim asfalyalarımı  attırmasınlar' yanıtını vermişti‘KAMUSAL VARLIKLAR MİLLETİN ANASININ A… ARZUSUYLA YANIP TUTUŞANLARIN TAPULU MÜLKÜNE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ!’

Karadeniz Bölgesi’nin görkemli yaylalarını senin gibi yürekli analarımız savunuyorsa eğer, ‘sorumsuz bakanın’ çevresindeki iş bilmezler yerine sizlerden öğrenmesi gerekiyor: Yaylaların yakınındaki orman ekosistemleri; yüksek dağ ormanlarının özel niteliklerine sahiptir; onları oluşturan tek bir ağacın kıymeti harbiyesi, sorumsuz bakanlarınkinden çooook daha yüksektir; Herhangi bir yere yerine dikilecek yüzlerce, binlerce fidan yaylaların çevresinde yok edilecek bir ağacı işlevini göremez; yaylaların altındaki orman ekosistemleri ile yerleşmeleri ayakta tutan güvenlik duvarlarıdır; yabanıl yaşamın son sığınaklarıdır; bölgede sıkça yaşanan çığların, toprak kaymalarının, sellerin en etkili doğal önleyicileridir; yaylacılık kültürünü çeşitlendiren, özgün ve sürekli kılan eşsiz üreticilerdir; yayla yayla olmakta çıkarıldığında bu kültür yıkılır. Sorumsuz bakan bunları bilmez, bilse de umursamaz; yanılıp umursasa da gereğini yapamaz, yaptırmazlar. Bu ülkedeki tüm kamusal varlıklar, artık tümüyle milletin anasının a…’ arzusuyla yanıp tutuşanların tapulu (!) mülküne dönüştürülmüştür çünkü.

‘ARTIK ASFALYALARIN ATSIN BE ANAM!’

‘Ben halkım halk! Benim asfalyalarımı attırmasınlar!’ diyorsun Sevgili Anam; atsın be Anam; atsın artık! Hiçbir ‘kıymeti harbiyesi’ olmayanlar, ‘sorumsuz bakan’ da sayılsalar, yalnız halkın ‘asfalyasının atmasından’ anlar çünkü. Ellerinden öper; gücünün artmasını, kararlılığının pekişmesini dilerim Sevgili Rabia Anam.”

31.07.2015

© tüm hakları saklıdır

Enerji ithalatının nedeni bizi başkalarının yönetmesi!

Enerji ithalatının nedeni bizi başkalarının yönetmesi!

Yusuf Yavuz

‘Kusursuz Enerji Planı’ kitabının yazarı İnşaat Mühendisi Naci Özen, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun enerji üretimiyle ilgili açıklamalarını yalanlayarak, “Bu ülkenin yenilenebilir kaynaklarıyla yurtsever mühendisler tarafından planlanması ve projelendirilmesi halinde bütün elektrik enerji ihtiyacımız karşılanabildiği gibi yurt dışına ihraç etmemiz işten bile değildir. Çare, yurtsever mühendislerin göreve getirilmesi, ruhunu teslim edenlerin yargılanmasıdır. Çünkü yürüyen planlar, elektrik üretmek için değil ülkenin batırılması ve parçalanması için başkaları tarafından bu ülkeye yutturulmuş planlardır. Bu ülkenin petrol haricinde enerji ithal etmesinin sebebi, başkalarının bizi yönetmesi sebebiyledir” dedi.

naci özenBAKAN EROĞLU’NUN YALANLAYAN O MÜHENDİS YİNE KONUŞTU

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun barajlar ve HES’lerle ilgili açıklamalarının gerçeği yansıtmadığı öne süren İnşaat Mühendisi Naci Özen, Türkiye’deki barajların kapasitelerinin kullanılmadığı yönündeki iddialarını yineleyerek, “Ülkemizde yapılmış barajların kullanılması gereken hacimlerinin yüzde 90 kullanılamaz. Kullanılması mümkün değildir. Bu durumun millete anlatılması gerekiyor; çünkü hukuk bu işlerin önünde engel değil aksine üstünü örtüyor. Bu alçaklıktan kurtulmanın tek yolu, halkın milletin bilmesi ve hesap sormasıdır” görüşünü dile getirerek iddialarını rakamlarla ortaya koymuştu:
‘Ülkem adına ağlamak istiyorum, kimlerin eline düştük!’

BAKAN EROĞLU: ‘HES’LER İLK 6 AYDA 9,275 MİLYAR KATKI SAĞLADI’

Özen’in bu iddialarının ardından Bakan Eroğlu da bir açıklama daha yaptı ve HES’lerin 2015 yılının ilk 6 ayında ekonomiye 9,275 milyar TL katkı sağladığını belirterek yılın ilk yarısında üretilen enerji miktarının ise 35 milyar kilowatt/saat olduğunu kaydetti.

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel EroğluOrman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu Özen'in  iddialarına yanıt niteliğinde bir açıklama yaptıNACİ ÖZEN: ‘HES’LERİN KATKISI ANCAK 4 MİLYAR TL’

Bakan Eroğlu’nun verdiği rakamları bir kez daha yalanlayan Özen ise konuyla ilgili yaptığı değerlendirmesinde şunları söyledi: “Elinde elektrik faturası olanlar baksınlar. Orada elektriğin kilowatt/saatinin 25 kuruş civarında olduğunu göreceklerdir. Bu fiyat tüketici fiyatıdır. HES’lerin üretimi ise toptandır ve toptan fiyatla değerlendirilir. Fabrika çıkış fiyatıyla ölçülür. Ülkemizde tüketici fiyatı 25 kuruş ise, fabrika çıkış fiyatının 12 kuruş civarında olması gerektiğini bilir. Merak edenlere açıklayayım: Tüketiciye 25 kuruşa satılan malın, yüzde 20-25’i elektrik dağıtım şirketlerine bırakılır. Öyle olmak mecburiyetindedir. Santraldan çıkan enerjinin dağıtımcıya ulaştırılmasının bedeli, ulaştırma şirketinin payı yüzde 6-7 civarında olmalıdır. Bu en az miktardır. Resmi ağızların ifadesine göre üretilen enerjinin yüzde 27’si kaybolmakta ve çalınmaktadır. Bu durumda 100 birim enerjinin değer olarak 43’ü ile 41 tüketiciye ulaşmaktadır. Bu durumda santralin ürettiği enerjinin ekonomiye katkısı ancak (35. 000. 000. 000×0,115 = 4 milyar TL) olur. Sayın Bakan’ın, tarladaki domatesin manavdaki fiyattan satılamayacağını bilmesi gerekir.”

‘SAYIN BAKAN YA HESAP YAPMAYI BİLMİYOR YA DA…’

“Sayın Bakan ya hesap yapmayı bilmiyor veya yanlışı konuşma tutkusuna yakalanmış. Elektrik kayıplarını, elektrik nakil işini ve dağıtımını üretim işi olarak halka sunmak hangi aklın ürünüdür bilemiyorum” diyen Özen, Bakan Eroğlu’nun “HES’ler bir zarurettir” açıklamasına da değinerek açıklamasını şöyle sürdürdü:

‘BARAJLI HES’LER BAŞLI BAŞINA FELAKETTİR’

“Benim suyun hidroelektrik potansiyelinden elektrik elde edilmesine karşı olmam söz konusu değildir. Doğru, çevreye saygılı, her hal ve şartta bayındırlık eseri olacak HES’in yapılmasına neden karşı çıkalım. Ancak ülkemizde yapılan HES’lerin hiç biri çevreye ve insana saygılı değildir. Vahşidir, doğaya havza insanına saygısızdır. Üretimleri ise gayrı muntazamdır. Barajlı HES’lerin durumu başlı başına bir felâkettir. Bu santrallerin ürettiği elektriğin kilowatt/saatinin topluma maliyeti 60-70 centten aşağı değildir. Bu santraller ülkenin geleceğini karartmaktadırlar. Buna karşılık doğru planlama ve projelerle kimse yerinden edilmeden, akarsu içindeki canlıların yaşamı güven altına alınarak, değerli vatan toprakları kaybedilmeden, sulanabilir alanlar 20-25 bin kilometre kareye çıkarılarak bütün havzalar yaşam alanları yapılarak üretilebilir hidroelektrik miktarının en az 300 milyar kilovatsaat olduğunu biliyoruz.”

ARTVİN'DE BULUNAN DERİNER BARAJIBakan Eroğlu Deriner'de üretim rekoru kırıldığını  açıkladı‘ÇARE YURTSEVERLERİN GÖREVE GELMESİ, RUHUNU TESLİM EDENLERİN YARGILANMASIDIR’

“Çözüm yurtsever mühendislerin yeminlerine sadık kalarak yapacakları planlamadır” ifadelerini kullanan Özen, “bu ülkenin yenilenebilir kaynakları kendisine fazlasıyla yeterlidir. Esasen bu ülkenin yenilenebilir kaynaklarıyla yurtsever mühendisler tarafından planlanması ve projelendirilmesi halinde bütün elektrik enerji ihtiyacımız karşılanabildiği gibi yurt dışına ihraç etmemiz işten bile değildir. Çare, yurtsever mühendislerin göreve getirilmesi, ruhunu teslim edenlerin yargılanmasıdır. Yürüyen bu hayâsız plan ve projelerin durdurulmasıdır. Çünkü yürüyen planlar, elektrik üretmek için değil ülkenin batırılması ve parçalanması için başkaları tarafından bu ülkeye yutturulmuş planlardır. Bu ülkenin petrol haricinde enerji ithal etmesinin sebebi, başkalarının bizi yönetmesi sebebiyledir” görüşünü dile getirdi.

30.07.2015

© tüm hakları saklıdır

DSİ Müdürü halkla dalga mı geçiyor!

DSİ Müdürü halkla dalga mı geçiyor!

Isparta’da baraj yüzünden travma yaşayan köye giden DSİ bölge müdürlüğünden saç baş yolduran açıklama: “baraj inşaatıyla birlikte köye gelen giden artmış, bekarlar evlenmek istiyor, köylüler mutlu!”

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası’nda yapımı sürdürülen Kasımlar Barajı ve HES projesiyle ilgili yaşanan sürecin köylüler üzerinde travma etkisi yarattığına ilişkin haberimizin ardından bölgeye giden DSİ 18. Bölge Müdürü Adem Coşkun’un gezisinin ardından DSİ’den şaka gibi bir açıklama geldi. Kamulaştırmaların sorunsuz olduğu öne sürülen DSİ açıklamasında, evleri su altında kalacak olan köylülerin mutlu oldukları iddia edilerek “Azalan köy nüfusunun Baraj inşaatının başlamasından sonra bir nebze gelen gidenin arttığını, barajın tamamlanması ile köylerine olan ilginin daha da artacağının köy halkını umutlandırdığı gözlendi” denildi.

Sosyal bilimcilerden oluşan ekip Barajın suları  altında kalacak olan köyde üretim alanlarını gezdiDarıbükü köylüleri, kendilerini bekleyen belirsizlik  yüzünden zor günler geçiriyorUZMANLAR İNCELEDİ: ‘BARAJ KÖYLÜLERDE TRAVMAYA YOL AÇIYOR’

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası’nda yapımı sürdürülen Kasımlar Barajı ve HES projesinin sularına gömülecek olan Darıbükü köyünde 17-19 Temmuz tarihlerinde incelemelerde bulunan antropolog, sosyolog ve psikologdan oluşan uzmanlar, köylülerle yaptıkları görüşmelerin ardından yaptıkları ortak değerlendirmede, özetle şu tespitlere yer verdiler: “Bölgede yapılacak proje getirisinin yüz katını götürecek. Kamulaştırma işini yapması gereken devlet ortada yok, halk şirketle baş başa bırakılmış. İnsanların mutsuzluğu üzerinden kamu yararı sağlanamaz. Burada vahşi bir yerinden edilme var. Baraj projesiyle ilgili süreç, ankisiyete, toplumsal travma ve parçalanmaya yol açıyor. Böylesi bir alanın herhangi bir proje ile elden çıkarılması tam anlamıyla bir vahşet. Projeyle ilgili süreç durdurularak insana olan etkisinin yeniden değerlendirilip olumlu yöne çevrilmesi gerekiyor.”

DSİ BÖLGE MÜDÜRÜ O KÖYE GİTTİ VE ‘HASBİHAL’ ETTİ…

İncelemenin tamamlanmasının ardından hazırlanan çarpıcı rapor kamuoyu ve ilgililerle paylaşılmaya hazırlanılırken konuyla ilgili haberimizin yayınlanmasının ardından DSİ 18. Bölge Müdürü Adem Coşkun ve beraberindeki heyet baraj inşaatıyla Darıbükü köyünde incelemelerde bulunmak için bölgeye gitti. Ancak DSİ Bölge Müdürü Coşkun ve beraberindekilerin bölgeyi ziyaretinin ardından yapılan açıklama, “bu kadar da olmaz” dedirtti.

DSİ: ‘KÖYLÜLER MUTLU, BEKÂR VATANDAŞLAR EVLENMEK İSTİYOR’

Bölge Müdürü Coşkun’un ziyaretinin ardından yapılan DSİ açıklaması şöyle: “Isparta Sütçüler İlçesinde yapımı hızla devam eden Kasımlar Barajı ve HES projesinde incelemelerde bulunmak için DSİ 18. Bölge Müdürü Adem Coşkun ve kurmayları çalışmaları yerinde gözlemledi. Coşkun, Proje Müdürü Mehmet Mungan’dan bilgi aldı. Projenin yılsonunda tamamlanarak yılda 25 milyon TL ekonomiye katkı yapması hedefleniyor. Coşkun, bir kısmı Baraj rezervuarı altında kalacak olan Darıbükü köy sakinleri ile bir araya gelerek hasbihâl etti, yeni yerleşim bölgesi ve çalışmalar ile ilgili bilgi aldı. Kamulaştırmaların sıkıntısız yapıldığı, kamulaştırma istemeyerek eski evlerinin yerine ev yapılmasını isteyen 24 vatandaş için ise değerinin 3 kat fazlası yeni evlerin yapılacak olması köy halkını fazlasıyla memnun etmiş durumda. Hatta bazı bekâr vatandaşların bu evler tamamlandıktan sonra evlenmek istedikleri sohbet sırasında öğrenildi.

‘BARAJ İNŞAATI BAŞLAYINCA KÖYE GELEN GİDEN ARTMIŞ’

Arpa Düzü Mevkiine, 24 konut, 1 Cami, Köy konağı, Sağlık evinin yapılacağı alanın 1 hafta içerisinde, imarının çıkacağı bu kapsamında depreme dayanıklı ve yeni binalar olmasından dolayı köy halkının daha modern konutlarda ikamet edeceklerinden dolayı mutlu oldukları gözlendi. Azalan köy nüfusunun baraj inşaatının başlamasından sonra bir nebze gelen gidenin arttığını, barajın tamamlanması ile köylerine olan ilginin daha da artacağının köy halkını umutlandırdığı gözlendi. Köy halkı, geçmiş yıllarda DSİ’nin yaptığı hizmetleri Bölge Müdürü Coşkun’a anlatarak bu hizmetlerden dolayı teşekkür ettiler. Halen köylerine hizmet etmeye devam eden DSİ’nin yaptıkları hizmeti unutmalarının mümkün olmadığını belirtiler. Köy ziyareti karşılıklı görüş alış verişi ile devam etti.”

SOSYOLOG SİBEL OKDEMİR: ‘BÖLGEYİ GEZİNCE TEPKİM ÇOK FARKLI OLDU’

Bölgede mağdur olan köylülerle birebir görüşmeler yapan ekipten Sosyolog Sibel Okdemir, DSİ’nin açıklamasının ardından sorularımızı yanıtladı. “Eğer daha geçtiğimiz bayram haftasında baraj, kamulaştırma ve köyün büyük bir bölümünün baraj suyu altında kalması nedeniyle köyden zorunlu göç ile ilgili sosyolojik bir inceleme yapmamış olsaydım, bu haberi okuyan diğer insanlar gibi okur geçerdim belki” diyen Okdemir, “Gelin görün ki bizzat evi su altında kalacağı için köyünü terk etmek zorunda kalacak olan köylüler de dâhil yaklaşık 25-30 kişi ile bireysel görüşmeler ve toplantılar yapmış ve proje alanını gezmiş biri olarak tepkim çok daha farklı oldu” ifadelerini kullandı.

‘ANLATILANLAR GERÇEĞİ YANSITMIYOR’

Haberde anlatılanların gerçeği yansıtmadığı gibi Darıbükü köyünde olanları değil de sanki bir masal diyarını anlatır gibi olduğunun altını çizen Sosyolog Sibel Okdemir, şöyle konuştu: “Evet 50 hane su altında kalacak. Bunlardan 24 hane gidecek başka yeri olmadığı için kamulaştırma bedeli yerine mecburen baraj firmasının yapacağı eve razı olmuş durumdalar. Bu evler için çok seviniyor olmaları bir yana, evlerin şu anki evlerine ne kadar benzeyeceğini, büyüklüğünü, halen sahip oldukları geniş ve içinde her türlü sebze meyveyi yetiştirebildikleri bahçelerinin olup olmayacağını, dahası evlere ne zaman kavuşabileceklerini bile bilmiyorlar. Bu konuda kendilerine doğru dürüst bilgi verilmiyor. En başında farklı söylendiği halde, kamulaştırma bedellerinin ev ve bahçe bedelleri ayrı ayrı değerlendirilerek hesaplanmadığını ifade ediyorlar. Bu yüzden bu konuda memnun edilmiş oldukları oldukça kuşkulu. Bedelin 3 katı ödendiği konusu dile getiriliyorsa mutlaka kanıtlanmalı, köylüler de ikna edilmelidir.”

Darıbükü köyü muhtarı Mehmet Avcu DSİ heyetine  bilgi verdiDarıbükü köyü muhtarı Mehmet Avcu, DSİ heyetine bilgi verdi
DSİ Bölge Müdürü Adem Coşkun köy muhtarından bilgi  aldıDSİ Bölge Müdürü Adem Coşkun, köy muhtarından bilgi aldı

‘KENDİNİ GÜVENSİZ HİSSEDEN İNSANLARLA DALGA GEÇER GİBİ’

Baraj inşaatından sonra, göçle boşalan köye gidip gelmelerin arttığı ifadesinin de gerçeği hiçbir biçimde yansıtmadığını dile getiren Okdemir, şunları söyledi: “Zira dediğim gibi proje mevcut göçü, köyün baraj suyu altında kalması nedeniyle hızlandıracak ve kalan aileler de yerinden olacaktır. Aslında barajdan sonra bir köy kalmayacaktır. Köyde kalacak olanların tamamı 60 yaş ve üzerindeki vatandaşlardır. Bekâr gençler ise köyü çoktan iş bulmak amacıyla terk etmiş bulunuyor. Dolayısıyla bekârların da evler verildikten sonra evlenmeyi düşündüğüne ilişkin magazinsel ifade de gerçeği yansıtmaktan uzak olduğu kadar; şu an evlerini yitirmekten ötürü kendini son derece güvensiz, belirsiz ve rahatsız hisseden insanlarla adeta dalga geçer gibi üzücü bir ifade. Bizim gözlemlerimize göre, köylüler taştan ve ahşaptan inşa ettikleri, bölgenin iklim şartlarına uygun, kışın sıcak yazın serin olan, ihtiyaçlarına uygun yaptıkları evlerde mutludur ve bırakınız memnun olmayı, bu sözü edilen ‘modern’ ve depreme dayanıklı konutlar ile ne kastedildiğini bile anlayamamış durumda.”

DSİ 18. Böl. Müdürlüğü ekibi baraj  inşaatında‘KÖYLÜLERE ‘ŞİRKETE DUA EDİN, ZORLUK ÇIKARMAYIN’ DİYEN DSİ MÜDÜRÜNÜ KINIYORUZ’

Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu tarafından yapılan açıklamada, DSİ 18. Bölge Müdürü Adem Coşkun’un Darıbükü köyü ve baraj inşaatında yaptığı incelemenin ardından kamuoyuna aktarılan bilgilerin gerçeği yansıtmadığı öne sürülerek şu görüşlere yer verildi: “Darıbükü köyünde acele kamulaştırma yoluyla arazilerine ve yaşam alanlarına el konulan, baskı, tehdit ve sindirilme yoluyla yasal haklarından mahrum bırakılan köylülerin sorunlarını çözmesi gereken kamu idarecileri, adeta baraj şirketinin halkla ilişkiler sorumluları gibi davranarak görevlerini kötüye kullanmaktadırlar. Baraj projesi için yapılması gereken acele kamulaştırma, DSİ’nin yetki ve sorumluluğunda olmadığı gibi, bu konuda köylülerin yaşadığı mağduriyetlerin üstünü örtecek durumu kurtarıcı açıklamalar yapmak da DSİ’nin vazifesi değildir. Bir süre önce Sayın Coşkun’u makamında ziyaret ederek yeni yaşam alanlarına ilişkin belirsizlikleri ve endişelerini dile getiren köylülere, ‘siz şirket yöneticilerine dua edin. Allah razı olsun deyin, zorluk çıkartmayın. Onlar sizin işinizi yapacak, iyi niyetli insanlara benziyor’ tavsiyesinde bulunarak kamu idareciliğinin geldiği noktayı gösterdiğini de kamuoyuyla paylaşıyoruz. DSİ 18. Bölge Müdürlüğü’nün, üç yıldır inşaatı sürdürülen baraj projesiyle ilgili üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmek yerine kamuoyunu yanıltıcı bir tutum içinde olmasını kınıyoruz.”

‘ISPARTA VALİLİĞİ BU KOMEDİYE BİR SON VERMELİ’

DSİ’nin, su altında kalacak olan köylülerin evlerinin yerine değerinin üç katına yenilerinin yapılacağı yönündeki açıklamasının da sert dille eleştirildiği platform açıklamasında, “50-60 metrekare olacağı belirtilen yeni konutların el konulan evlerin 3 katı değerinde olacağı iddiası, kamu ciddiyetinden uzak, halkla adeta dalga geçen içi boş bir söylemden ibarettir. Köylülerin su altında kalacak olan evlerine 15-20 bin lira bedeli çok gören yetkililer, bu bedelleri ve ‘3 katı’ denilen yenilerinin bedellerini neye göre belirlediklerini açıklamalıdır. Isparta Valiliğini de bir an önce kentte yaşanan bu komediye bir son vermesi konusunda gereğini yapmaya davet ediyoruz.”

29.07.2015

© tüm hakları saklıdır

O altınlar IŞİD’e mi gidiyor!

O altınlar IŞİD’e mi gidiyor!

CHP’li Aytuğ Atıcı, Türkiye’deki usulsüz altın ticaretinden sağlanan kara paranın IŞİD ve benzeri örgütlerin finansmanında kullanılıp kullanılmadığının araştırılmasını istedi.

Yusuf Yavuz

CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, Türkiye’nin altın ihracatı ve ithalatıyla ilgili gündeme gelen iddiaların araştırılması için Meclis araştırılması açılmasını istedi. Son günlerde basında yer alan yeni itiraf ve resmi belgelerle usulsüz altın ticaretinde 18 milyar liralık para trafiğinin gerçekleştiğine dikkati çeken Atıcı, “bu paralardan çeşitli siyasetçi ve bürokratlara, göz yumma veya yardımcı olma karşılığında pay verildiği güçlü bir şekilde iddia edilmektedir” ifadelerine yer verdiği önergesinde, ortaya çıkan kara paranın, Suriye’deki IŞİD ve benzeri muhaliflerin finansmanında kullanılıp kullanılmadığı konularının araştırılmasını istedi.

CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, Türkiye’nin son yıllardaki altın ihracatı ve ithalatı sırasında usulsüzlük, yolsuzluk yapıldığı ve bu işlemler sırasında rüşvet alınıp verildiğine dair basında çıkan ciddi iddia ve itiraflar sonrasında konunun TBMM tarafından her boyutu ile araştırılması için bir araştırma önergesi verdi.

CHP MERSİN MV PROF. DR. AYTUĞ ATICI‘USULSÜZ ALTIN TİCARETİ YAPANLARI DEVLET Mİ KORUYOR?’

Aytuğ Atıcı altın ticareti konusunda şu değerlendirmeyi yaptı: “İran’dan alınan doğalgaz ve petrolün bedelini Türkiye’nin, son yıllarda İran’a uygulanan ambargo nedeniyle altınla ödediği ve bu ödemenin sözde altın ticareti yoluyla Dubai üzerinden yapıldığı bilinmektedir. Altın ticaretinin ülkemizin ekonomik verilerini değiştirdiği ve ‘hormonlu düzelmelere’ sebep olduğu ekonomi çevrelerince devamlı vurgulanmaktadır. Ekonomik göstergelerde ‘yalancı düzelmeler’ yapan bu ticareti yapanların, devletin en tepe noktaları tarafından korunup kollandığı 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarında açığa çıkmıştır.”

altın18 MİLYARLIK PARA TRAFİĞİNDEN BÜROKRATLAR PAY ALIYOR İDDİASI

Altın ticareti yoluyla yolsuzluk yapıldığının hem ülkemizde hem de uluslararası alanlarda konu edildiğine dikkati çeken Atıcı, bunun Türkiye’nin altın ticareti yoluyla ‘teröre finans sağlayan ülkeler arasında olduğu’ iddialarına neden olduğuna vurgu yaparak “Son günlerde basında çıkan yeni itiraf ve resmi belgelerle usulsüz altın ticaretinde 18 milyar (katrilyon) liralık para trafiğinin gerçekleştiği ve bu paralardan çeşitli siyasetçi ve bürokratlara, göz yumma veya yardımcı olma karşılığında pay verildiği güçlü bir şekilde iddia edilmektedir” diye konuştu.

‘ALTINLAR IŞİD VE BENZERLERİNİN FİNANSMANINDA MI KULLANILIYOR’

Önergesinde, Türkiye’nin son 10 yılda yaptığı altın ticaretinin, kimler tarafından nasıl yapıldığı, hangi ülkeler arasında yapıldığı, gerçek dışı kayıtların olup olmadığı, göz yumma karşılığı ortaya çıkan kara paranın, IŞİD ve benzeri Suriye’deki muhaliflerin finansmanında kullanılıp kullanılmadığı konularının araştırılmasını isteyen CHP’li Aytuğ Atıcı, “Bazı sır küplerinin ‘altın küpleri’ ile dolu olup olmadığı ulusal güvenliğimiz, demokrasimiz ve tarihsel değerlerimiz açısından çok önemlidir” diyerek, TBMM’yi göreve çağırdı.

29.07.2015

© tüm hakları saklıdır

Bir yaprağın ömrü sonsuzdur oysa…

Bir yaprağın ömrü sonsuzdur oysa…

Yusuf Yavuz

Yok, öyle değil. Bildiğin gibi değil yani. Bu kez kesin kararlıyım. Yapmayacağım. Tövbe, ikrar, söz, yemin… Yüzlerce kez kurduğu cümlenin çimentosu bu cümlelerin bir araya gelmesinden oluşuyordu. O, bu çimentoyla harcını kardıkça içim yanıyordu. Çünkü tek başına çimento yetmiyordu, deniz kumuyla kardığın harcı sabırla beslemeyince; yarılıveriyordu en küçük sarsıntıda kendi yolunun asfaltı.

Düşünürdüm; “bu kadar berrak ve güçlü bir tarih nasıl böylesi bir soru işaretine dönüşür” diye. Laf aramızda, bunları tek başına bir neden olarak görmedim. Göremem çünkü.

İnce akasya dallarına benzerdi kolları. Öylesine, çelimsizmiş gibi durduğuna bakmayın ayaklarının; bir sincabın enerjisi vardır o hayat neşesiyle donanmış kaslarında. Neden bilmem, nebatattan bir şeye benzetecek olsam, kadifemsi bir yaprağa benzetirdim onu, bilge bir salyangozun ömrünce parlayacak ışıltılı izini bırakmak gövdesine. Bütün düşüm buydu.

Şöylemesine enli, lif lif dokunmuş, bir tırtılın rüyasını süsleyen türden bir yaprak. Ne yaprağı diye sormayın canım; ne bileyim işte, sarı sıcak yaz gününde dere kenarlarının serinliğiyle alnındaki alazı söndüren soğuk otu herhalde. Palmiye olacak değil ya. Koca ardıçların coğrafyasında alnına kızıl ateş düşmüşlere palmiyenin lafı mı olur. Bakmayın siz onun arada bir konuşup duran çevre sömürücüsü budalaların ağzına bakıp ‘erkek dut dikmek lazımmış buralara’ diyip durduğuna. İnanın ağaçların cinsiyetini önemsediğine hiç tanık olmadım. Hem aramızda kalsın ama o hep böyledir. Yani hangi insan evladı konuşursa konuşsun sözü hiç yere düşürmez. Belki de bundandır diyeceğim ama dilim de varmıyor ki.

UgurDoydukHer neyse, ne diyordum. Hah yaprak… Yaprak gibi titrerdi her nefesimle. Yüreğindeki ürkek tavşanın heyecanını duymak için öyle kulağınızı böğrüne dayayıp dinlemeniz gerekmezdi. Beni uzaktan şöyle bir görmesi yeterdi; alnını alların basması için. Kapı arkasında çarpıp duran hangi yürek koca bir kenti serer ki ayaklarının altına. Hangi çarpıntı uçurur aklını.

En çok ona yakışırdı gülümsemek, çipil çipil gözleriyle ağız dolusu neşe! Bayılırdım kahkahasına; su gibi berrak, ekmek gibisıcak ve ta derinden. Öyle böyle değil, yeryüzünün en içli türkülerini söylerdi dilinin ucuyla. Zifiri karanlığın içindeki yalnızların ıslığı gibiydi sözleri konuşunca. İnsanın içi genişlerdi o konuştukça. Hani bilirsiniz, gece yarısı ışıklı bir kentin mavi aydınlığında yürümek gibi. Susunca ağlardı. Sadece ağlamak için susardı. Susunca bir keklik sürüsü havalanırdı koyaktan. Geride yumuşak, tüy gibi bir sessizlik…

Ve onlarca soru. İnsanın hayatı zamansız yaşaması ne kötü. Belki de bundandır derdim.

Emanet ettiği soruları çözme telaşıydı onsuzluk. Varlığı kocaman bir yanıt, sevgiden yapılmış süslü bir tak’tı; kentimin en büyük caddesini süsleyen. Ki ülkemin kuruluş günü anısına yaptırmıştım. Altında cumhuriyetimi ilan edecektim. Hızla devrimler yapacak, batıl’ı hayatımızdan kovacak, ruhumuzun tekke ve zaviyelerini kapatacak, bildiğimiz harfleri unutacak, ezberimizi bozacak; saklı ülkemizi bütün dünyaya tanıtacaktık.

İnsan neler düşünüyor değil mi? Oysa yokluğuyla tokat gibi soru işaretiydi. Bombalanmış bir kentti yokluğu. Ruhumun gayya kuyusu. Kendime verdiğim ceza. Dalıp dalıp gitmekti dağlara; “Açma zülüflerin” türküsünü dinlerken. Dudaklarımı kanatırcasına ısırdığım etimdi, kanımın tadıydı aramızdaki uzaklık. Ki baştan çıkaran bir rayiha. Yollara düşme sıtması. Uzaklık sarası. Gidip gidip kendimi attığım bir uçurum. Her düşüşte yeniden tırmandığım camdan bir gökdelen.

Göğe çıkıp çıkıp düşmekti. Binlerce fitten paraşütsüz atlamak. Yere çakılmak acıtmazdı beni. Güvenirdim, her düşüşümde dallarına takılsın isterdim kollarım. ‘Göğün bağrını delen yüksek bir ağaç olacaksın’ derdim. Tohumun Şah Ardıç’tan; ki tarihin karnında çimlenmiş. İşte bak, eteklerinden çekiştiren Kaygusuz’un elleridir, tarihin her dokunuşunda irkilip başını göğe yöneltmen gerekir derdim.

Arkamı dönüp gittiğimde unuttuğu bir avunmaydım. Oysa avunmadığını da biliyordum.

Sizi temin ederim en soylusundan ardıçlara benzetirdim onu. Dedim ya Şah Ardıç derlerdi hani; Topal Ardıç, Aslan Ardıç. Ah siz bilmezsiniz, Finike Ovası’ndan tırmanıp Kızlarsivrisi’nin oraya doğru yürüyünce dolunay, o ulu dağlara kocaman bakır sini gibi tutunca yüzünü, özsuları dallara, kanları başlarına yürür gövdelerin. Gövde sedir, gövde ardıç; baş insan, baş kadın, baş adam. Dolunayla sınanmış bir coğrafyanın kadınıdır. Hiçbir coğrafyanın sınanmadığı kadar insan.

Dedim ya, yaprağa benzetirdim onu. Nefesimin yerinden oynattığı ve nefesimi tüketen tek yaprak. Bir yaprağın ömrü ne ola ki, o sonsuz döngüye sarılmayınca? Hangi rüzgara dayanır ki, “bütünlüğü” bilmeyince. Bir kere toprağa karışmayı bilmeyince nasıl yeniden yeşerir ki dallar? Yere düşmeden göğe nasıl çıkar ki?

Kim bilir, bundandır belki diyeceğim ama dilim varmıyor ki?

Ne diyordum. Hah yaprak… Yapraklar yorgun düştü bugün. Uzun bir uyku hazırlığının telaşlı koşuşturmasında oradan oraya savruldular. Güvenle ılık bir rüzgara bırakacaklardı kendilerini. Oysa fırtınalar söktü narin dallardan üşüyen ellerini. İşte yağmurlar da başladı, intikam alırcasına boşaltıyor gökyüzü karnındaki safrasını; aylardır taşıdığı ağır bir yükten kurtulurcasına. Kuytulardaki yapraklar, tsunami sonrasında suya kapılmış sazdan kulübeler gibi sokaktalar. Büyük döngünün öngördüğü kısa ömrün sonundalar. Her birinde suretlerimizden izler, ince çizgilerin, yırtılmış liflerin arasında silikleşen yüzler var. Yüzlerimiz…

Ayak altımızda çamurlu kuş ölüleri gibi yaprak leşleri. Her birini tanıyorum; mesela şu bizim duvardaki sarmaşık. Olanca öfkemle telefonu ayaklarının altına fırlattığım ayva ağacından olmalı diğeri. Bir ömür buyu garip sözcüklerime gülüşüp duran asmalar da buradaymış. Ilık Eylül akşamlarında uzun sohbetlerimizle sabrını zorladığımız melisalar da burada. Ah, ince, zarif hanımefendi! Şu da Gülşen Pansiyon’un balkonuna mor ışıklar saçan begonvilin olmalı. Sahi unutuyordum az kalsın. Soğan yaprağı! Yeşil soğan. İnsan hiç yeşil soğanı her gördüğünde aklını oynatır mı? Salataların tadı yok. Hangi otun yüzüne baksam birazdan “ısırganlı börek yaptım” diyecekmiş gibi geliyor.

Yaprak işte. Dallarıma asılı bir dünya. Dünyamın yeşil ışığı. İşte düşüyorlar birer birer.

Mecalsiz, yorgun işçi yüzlerine benzeyen sarı soluk yapraklar. Uzun yolculuğun son yağmuru. Artık onlar için sonsuz uyuma vakti. Akın bakalım. Uyuyun. Toprağın karnına, sonsuzluğun başladığı ve bittiği noktaya dönün. Her ölümlünün düşlediği gibi olsun ölümünüz. Yüksek çınarlardan savrulup, rüzgarla sevişerek ölmek!

Birazdan usulca koynuna sokulup, kendisini yok edecek sevgiliyi, rüzgarı bekleyen yapraklara karışmak.

Yapraklar, tarihe yapılmış en büyük şakadır. Bittiği yerde yeniden başlamanın, kendini külünden yaratmanın destansı şakası. Aynı dalda ürperip, milyonlarca parçaya bölünmenin şakası. Sessizce içimize sokuluveren ve sonra hüznün rengine bürünerek hayatımızdan uzaklaşan ince, yeşil bir şaka. Bir varmış bir yokmuş gibi.

Belki de bundandır diyeceğim ama bir türlü dilim varmıyor. Nasıl taşlaşır bir yaprak. Nasıl her kıpırtıda savrulur amaçsızca.

Nasıl çakır gözlerin ışıltılı gülüşü ömrümün soru işaretine dönüşür.

Bir yaprağın ömrü sonsuzdur oysa. Suyun başlangıcından beridir süren bu macerada…

Başladığı gibi biten, bittiği gibi başlayan; düştüğü dala yeniden ve tazelenmiş çıkan başka ne var ki, yeryüzü denen bu handa?

Fotoğraf © Uğur Doyduk

© tüm hakları saklıdır

Bakanlara ‘11 yılda ne kadar göl kurutuldu?’ sorusu!

Bakanlara ‘11 yılda ne kadar göl kurutuldu?’ sorusu!

Türkiye’nin Maldivleri Salda Gölü’nü kurutacak gölet projesi Meclise taşındı…

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin nazar boncuğu göllerinden Burdur’daki Salda Gölü’nü besleyen akarsu üzerine DSİ tarafından gölet yapılmak istenmesine ilişkin haberimizin ardından konu meclise taşındı. CHP Burdur Milletvekili Mehmet Göker, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na verdiği soru önergesinde, son 11 yılda Göller Bölgesi’nde kurutulan sulak alan miktarına yanıt verilmesini isteyerek, “Göller Bölgesinde bulunan sulak alanların kurumasının önüne geçilmesine yönelik Bakanlığınızca bir çalışma yapılmakta mıdır?” diye sordu.

DSİ 18. Bölge Müdürlüğü’nce Burdur’un Yeşilova ilçesinde bulunan Salda Gölü’nü besleyen Düden Çayı üzerine gölet yapılmak istenmesine yönelik tepkiler sürüyor. Maldivleri aratmayan beyaz kumsalları ve bozulmamış ekolojik dengesiyle Türkiye’nin en güzel göllerinden biri olan Salda Gölü’nü besleyen tek akarsu kaynağı olan Düden Çayı’nın önüne set çekilmesinin gölün sonunu getireceğine ilişkin çekinceler TBMM’ne taşındı.

DSCF0408‘SULAK ALANLAR YOK EDİLDİ, SIRA SALDA’YA GELDİ’

CHP Burdur Milletvekili Mehmet Göker, TBMM Başkanlığı’na sunduğu yazılı soru önergesinde, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’den Salda Gölü’nü besleyen Düden Çayı’na yapılması planlanan göletin çevreye olan etkilerinin araştırılıp araştırılmadığının yanıtını istedi. Mars yüzeyine benzeyen toprak yapısıyla dünyanın ender sulak alanlarından biri olan Salda Gölü ve çevresinin 1989 yılında doğal sit alanı olarak koruma altına alındığını anımsatan CHP’li Göker, son yıllarda DSİ tarafından bölgede çok sayıda gölet inşa edilerek doğal sulak alanların yok edilmesine seyirci kalındığını öne sürdüğü önergesinde, “Şimdi de sıra Salda Gölü’ne gelmiş ve Salda Gölü’nü besleyen tek kaynak olan Düden Çayı’na gölet yapılması kararı alınmıştır. Gölet’in yapılması durumunda, dünyanın en güzel göllerinden biri olan Salda Gölü’nün geleceği tehlike altına girecek, gölde bulunan endemik bitkilerin ve kuş türlerinin geleceği karartılacaktır” ifadelerine yer verdi.

Yapılacak göletin bir kısmı Salda gölünün koruma  tampon bölgesinin içinde kalıyorGöller Bölgesi'nin önemli sulak alanları birer birer  kurutuluyor (Gölhisar-Burdur)‘SİT ALANINA GÖLET YAPMAK HANGİ PROJEYLE ÖRTÜŞÜYOR?’

2003-2014 döneminde Göller Bölgesinde, yıllar itibarıyla kaç hektarlık sulak alan kuruduğunu soran Göker, önergesinde ayrıca şu sorulara yanıt verilmesini istedi:

– Göller Bölgesinde bulunan sulak alanların kurumasının önüne geçilmesine yönelik olarak Bakanlığınızca bir çalışma yapılmakta mıdır?

– Düden çayına gölet yapılması durumunda bunun çevreye olan etkilerinin araştırılmasına yönelik herhangi bir çalışma yapmış mıdır?

– Böyle bir çalışma yapıldıysa hangi sonuçlara ulaşılmıştır?

– Kuruyan sulak alanlarda nesli tükenen türler arasında endemik olan bitkiler de bulunmakta mıdır?

– Doğal sit alanı olan ve korunması gereken bir bölgeye gölet inşa edilmesi Bakanlığınızın hangi projesiyle örtüşmektedir?

27.07.2015

© tüm hakları saklıdır

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 642 takipçiye katılın